28 Temmuz 2025 Pazartesi

Aristokrasi vs Burjuvazi

ARİSTOKRASİ VS BURJUVAZİ: Estetik, Sorumluluk ve Entelektüel Derinlik Üzerine Bir Karşılaştırma Giriş: Gücün Yanında Olmanın Zehri ve Sınıfın Kültürel Yükü Toplumsal sınıflar yalnızca ekonomik sistemin aktörleri değil, aynı zamanda sanatın, mimarlığın ve entelektüel hayatın yön vericileridir. Tarih boyunca aristokrat sınıf, bu alanlarda köklü birikimler oluşturmuş ve kuşaklar boyunca aktarılabilen bir estetik ve entelektüel bilinç yaratmıştır. Modern dönemde ise burjuvazinin yükselişiyle birlikte bu alanlara dair yeni dinamikler ortaya çıkmış, ancak her toplumda bu geçiş aynı nitelikte yaşanmamıştır. İngiltere gibi aristokratik geleneği güçlü ülkelerde, sanat ve kültür hayatı belirli bir süreklilik içinde gelişmiş, bu sınıf yalnızca ekonomik değil, kültürel sermaye açısından da belirleyici olmuştur. Buna karşılık Türkiye’de, tarihsel olarak güçlü bir aristokrasi sınıfının oluşamaması ve burjuvazinin büyük ölçüde devlet destekli zenginleşme ile palazlanması, kültürel derinlikten ziyade maddi başarıyı yücelten bir anlayışı beraberinde getirmiştir. Bugünün Türkiye’sinde, iktidarda olmanın ya da iktidarın yanında durmanın verdiği konforla, kendini “milletin efendisi” sanan burjuva elitler, estetikten ve entelektüel birikimden ziyade, güç ve gösteriş üzerinden kimlik inşa etmektedir. Şahsen aristokrat sınıfları romantize etmekten uzak durmakla birlikte, onların tarih boyunca üstlendikleri sorumluluklar, aldıkları eğitim ve sanatla kurdukları derin bağların, günümüz burjuva yapılarında nadiren bulunması dikkat çekicidir. Hal böyleyken, aristokrat sınıfları olmayan Türkiye, burjuvalardan ve “nalıncı keseri gibi kendine yontanlardan” daha çok çekmekte ve çekmeye de devam edecektir. İngiliz Aristokrasisi: Miras, Kurumsallık ve Entelektüel Üstünlük Sanat ve Koleksiyonculuk İngiliz aristokrat aileleri, özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda, Avrupa'nın en önemli sanat koleksiyonlarını oluşturmuşlardır. Bu koleksiyonlar, yalnızca zenginlik göstergesi değil, aynı zamanda entelektüel bir zevkin ve tarihsel bilincin yansımasıdır. Lucy ailesinin Charlecote Park’ı, Devonshire Düklerinin Chatsworth House'u, Spencer ailesinin Althorp Malikânesi gibi yapılar, bu kültürel sürekliliğin yaşayan örnekleridir. Mimarlık ve Koruma Aristokrat ailelerin yaşadıkları malikâneler, yalnızca konut değil, aynı zamanda estetik birer manifestodur. Dönemin en yetkin mimarlarıyla çalışılmış; yapılar klasik, gotik ya da barok tarzlarda inşa edilerek, zamana direnen mimari miraslar yaratılmıştır. Bu miraslar, günümüzde National Trust gibi kurumlarca korunmakta ve halka açılarak kültürel devamlılık sağlanmaktadır. Entelektüel İklim İngiliz aristokrasisi, yalnızca koleksiyoncu değil, aynı zamanda entelektüel üretici kimliğiyle de öne çıkar. Lord Byron, Bertrand Russell, Winston Churchill gibi figürler; aristokrasinin siyasi liderliğin ötesinde, felsefe, edebiyat ve tarih alanlarında da katkı sunduğunu gösterir. Aile içinde kuşaktan kuşağa geçen bir entelektüel merak ve sorumluluk duygusu mevcuttur. Günümüz Aristokrat Ailelerinden Örnekler Grosvenor Ailesi (Westminster Dükleri): Londra’nın en prestijli bölgelerinin sahipleri; kültür ve sosyal sorumluluk alanlarında aktiftirler. Cavendish Ailesi (Devonshire Dükleri): Chatsworth House’un sahipleri; sanat ve eğitim projelerinde öncüdürler. Spencer Ailesi: Prenses Diana’nın ailesi olarak bilinir; medya ve vakıf çalışmalarıyla öne çıkar. Howard Ailesi (Norfolk Dükleri): Törensel görevlerde aktif, tarihî yapıların korunmasına katkı sunar. Montagu Douglas Scott Ailesi (Buccleuch Dükleri): Sanat koleksiyonları ve arazi yönetimiyle bilinir. Percy Ailesi (Northumberland Dükleri): Alnwick Castle ile kültürel mirası yaşatır. Lucy Ailesi (Charlecote Park): 900 yıllık tarihleriyle kırsal aristokrasi ve kültürel sürekliliğin örneğidirler. Türkiye’de Burjuvazi: Sınıfsal Kırılmalar, Devlet Bağlantıları ve Kültürel Sığlık Sanata Yaklaşım Türkiye’de burjuvazinin sanata yaklaşımı çoğunlukla tüketici ya da sponsor düzeyindedir. Sanat, estetik ya da tarihsel bir bilinçten çok, piyasa değeri ve statü göstergesi olarak ele alınır. Arter, Sakıp Sabancı Müzesi gibi bazı girişimler değerli olmakla birlikte, bunlar kişisel vizyonlara dayanır ve kurumsallaşmış kültürel yapılar oluşturmakta yetersiz kalır. Mimarlık ve Estetik Algı Cumhuriyet dönemi sonrası gelişen yeni zengin sınıfın estetik anlayışı, gelenekle bağlantısını büyük ölçüde yitirmiştir. Lüks konutlar, villalar ve siteler; çoğu zaman mimari anlamda özgünlükten uzak, gösterişe dayalı yapılardır. Modernleşme adı altında inşa edilen bu yapılar, kültürel hafızadan kopuk ve kısa vadeli bir zenginlik algısını yansıtır. Entelektüellik ve Nesiller Arası Aktarım Eğitim sistemindeki bireysel başarılar, genellikle meslekî kariyerle sınırlı kalmakta; entelektüel birikim ise sınıf bilinci içinde değil, bireysel tercihler düzeyinde var olmaktadır. Aile içi entelektüel aktarım zayıf kalmakta; sanat, tarih, felsefe gibi alanlara ilgi çoğunlukla yüzeyseldir. Bu da kültürel süreklilik oluşturmayı zorlaştırmaktadır. Sonuç: Soyluluğun Kültüre Katkısı ile Servetin Kırılgan Türk Burjuvazisi İngiliz aristokrasisi, sahip olduğu zaman, gelenek, kurumsallık ve entelektüel sorumluluk sayesinde; sanatın, mimarlığın ve düşünce hayatının şekillenmesinde belirleyici bir rol üstlenmiştir. Türkiye’deki burjuva elitleri ise ekonomik başarıları ve iktidara yakınlıkları sayesinde yükselmiş, ancak kültürel anlamda derinlikli bir vizyon geliştirmekte zorlanmıştır. Bu farklar yalnızca bireysel yaşam tercihlerine değil, toplumun estetik anlayışına, kamusal mimariye, kültür kurumlarının sürdürülebilirliğine ve entelektüel atmosferine de doğrudan yansımaktadır. Bugün hem Türkiye’de hem de dünyada, sanat ve mimarlık alanında derinlikli bir gelecek inşa etmek için, bu sınıfsal mirasları doğru şekilde değerlendirmek kritik önemdedir. Asalet, yalnızca soyla değil; zamanla, bilgiyle ve sorumlulukla oluşur. Türkiye’de tarih boyunca bu tür bir sınıfın oluşmaması, entelektüel ve kültürel alanların kaderini yalnızca kısa vadeli ekonomik çıkarlarla şekillenen burjuvazinin insafına bırakmıştır. Bu sınıfın çoğu temsilcisi ise, "nalıncı keseri" misali her şeyi kendine yontan bir zihniyetle hareket etmekte; kamusal faydadan çok şahsi kazancı gözetmektedir. Estetik, sanat ve düşün hayatına daha sağlam bağlar kurabilmek için; geçmişi yücelten bir nostaljiye değil, tarihsel farklılıkların ve sınıfsal yapıların bilinçli analizine ihtiyaç vardır. Aristokrasinin entelektüel yükümlülüğüyle şekillenmiş kültürel katkıları, bugünün yüzeysel burjuva pragmatizmine karşı hâlâ ilham verici bir örnek oluşturmaktadır. #Aristokrasi #Burjuvazi #SınıfAnalizi #KültürSosyolojisi #SanatTarihi #Mimarlık #EntelektüelTarih #ToplumsalSınıflar #TürkiyeGerçeği #İngiltereModeli #EstetikZevk #KültürelSüreklilik #SınıfBilinci #Entelijansiya #ModernleşmeEleştirisi #KültürelMiras #KamusalAlan #KurumsalKültür #FelsefiBakış #LinkedinYazıları

23 Mart 2010 Salı

İZ BIRAKMAK

http://www.internethaber.com/iste-irlandadaki-ay-yildizin-sirri--239288h.htm

Yukarıdaki linkte okuduğum bir haberde İrlanda Cumhurbaşkanı Türklerin İrlanda tarihinde nasıl bir iz bıraktığını anlatıyor. Diyorki; "Osmanlı Padişahı İrlanda'da 1847'de 1 milyon kişi açlıktan ölürken 3 gemi dolusu gıda göndererek İrlandalıların gönlünü kazandı."

Şimdi İrlanda'nın Drogheda liman kentinin takımının logosu ay ve yıldızdan oluşuyormuş bu sebepten. İz bırakmışız oralarda.

Peki günümüzde iz bırakabiliyormuyuz dünyada bir yerlerde? Bu konuyla biraz ilişkili olabileceğini düşündüğüm bir yazımı buraya ekliyorum. Daha da bişey demiyorum.

-------------------------------------------
Biliyor musunuz?

Moskova’da Türklerin girmesinin yasak olduğu mekanlar olduğunu biliyor musunuz? Peki bunun neden olduğu hakkında fikriniz var mı?

Hikaye 20-25 yıl önce başlar. O zamanlar hayatı boyunca köyünde yaşamış ve atalarından kalma geleneklerle varolmuş Türk işçilerine Moskova’ya gitme şansı doğar. Daha önce gelenekleri sorgulamamış, başka medeniyetlerde insanların nasıl yaşadığına dair fikri bile olmayan bu yurdum insanlarının macerası başlangıçta çok masumdur. Biraz para kazanıp geriye dönmek. Bütün amaçları budur. Bir çoğu Türkiye’nin büyük kentlerine gitmemişken yurtdışına çıkacaktır. Moskova’ya vardıklarında fakir ama kültürlü ruslar onlara kucak açar. O zamanlar Türk işçilerin sadece aldıkları avans bile Rusya şartlarında çok iyi paradır. Yıllar boyu köylerinde kızlarla gözgöze gelmeye bile çekinmiş delikanlılar bir anda güzelim rus kızlarının alakasıyla sarhoş olurlar. İlk zamanlar üzerlerinde bulunan çekingenliği çabuk atarlar. Öğrendikleri bir kaç kelime rusçayla her gece alemlere akarlar. Onlara göre, yıllarca kaybettikleri zamanı telafi edercesine her gün başka bir çiçeği koklamaya çalışırlar. Şimdiki değme sosyete çapkınına nazire edercesine, belkide başlangıçtaki planladıklarının tam aksine Türkiye’ye daha az para götürmek pahasına çapkınlıklarını sürdürürler. Üstelik bir çoğu Türkiye’de evli ve çocuk sahibidir.

Zamanla ruslar cana yakınlıklarının sömürüldüğünü anlamaya başlarlar. Önceleri çok önemsemeseler de Türklerin itici yanlarını görür olurlar. Türklerin diyorum çünkü onlara göre bütün Türkler böyledir.

Bütün bu süreç artık sona ermiştir. Ortalama gelirle çalışan bir rus herhangi bir Türk işçisinin iki katı kazanmaktadır. Kendini yetiştirmiş, donanımlı ruslarsa Türk firma yöneticilerindende fazla kazanmaktadır. Hal böyle olunca parasıyla kral olan Türk işçilerinin tahammül edilmesi zor hareketlerine katlanmamaya başlamışlardır.

Geçmişte yaşananlardan habersiz, çalışmak ve para kazanmak için Rusya’ya gitmiş eğitimli yeni Türk kuşağı yıllarca oluşmuş bu kötü Türk imajıyla mücadele etmek zorunda kalmaktadır.

Türklerin alınmadığı mekanların sahipleri buna sebep olan hadiseleri anlatırken olay çıkaran kaba Türk müşteriler dolayısıyla bu kararı aldıklarını söylemektedirler. Nedir bu olaylar? İki-üç Türk bir kaç kadeh içtikten sonra yan masadaki bir kaç kıza önce kibarca sarkmışlardır. Hikayenin ilk başlarında yani 20 sene kadar önce bu tip girişimler yüksek orandadada paranın etkisiyle hep başarılı olduğundan aldıkları olumsuz tepki üzerine ısrarlarını sürdürüp hadise çıkarmışlardır. Velhasılı bu mekanlara artık Türkler alınmamaktadır.

Benzer bir tepkiyi Almanya’da bir Almandan duymuştum. Çalışmak üzere gittiğimiz Frankfurt’ta Alman partnerim Olof bana bizlerin (yani bizim grupta çalışan bir kaç Türk) daha önce tanıdığı Türklerden (gurbetçi diye tabir ettiğimiz Türkler) çok farklı olduğumuzu söylemişti. Çünkü bir çok gurbetçi Türk 1965 ve sonrasında köyünden kalkıp giderken, köyünüde yanında götürdü Avrupa’ya. Bu sebeple Avrupalılar hala Türkiye’deki Türkleri o günün Türkiye’sindeki Türkler gibi zannediyorlar haklı olarak. Yani yeni Türkiye ve Türklerden bihaberler.

Özgür Barış ALDEMİR

SOĞUK AMA SICAK SABAH YOLCULUĞUM

Bu yazı 23.01.2009 Cuma günü kaleme alınmıştır.



SOĞUK AMA SICAK SABAH YOLCULUĞUM

Hava soğuk. Kiralık dairemin bulunduğu apartmanın kötü kokulu merdiven boşluğundan atacağım kendimi -30 derece soğukla boğuşan Moskova sokaklarına. Gece boyu; daireme kadar ulaşan sesleriyle, uykularımı bölmeyi başarabilecek kadar güçlü horlayan evsiz adamı merdivenin altında görüyorum. Horlamaları geceleyin olduğu kadar şiddetli gelmiyor şimdi bana. Ya alkolün etkisi geçtiğinden, ya da benim uykumun bitmesinden. Bu geceyi oturduğum apartmanın merdiven boşluğunda geçirebildiği için şanslı. Çünkü dışarıda kalsa metro kapandıktan sonra donabilirdi.

Boğazıma doladığım kaşkolumu, başımdaki beremi, paltomu, botlarımı, eldivenlerimi son kez kontrol edip -30 derceye balıklama dalıyorum. Keskin soğuk hava ciğerlerime külçe gibi oturuyor. Kaşkolumla soğuğu fitrelemeye çalışıyorum. Sibirya şartlarına göre dizayn edilmiş botlarımı alabildiğim için şükrediyorum. Kazağımın altına bir t-shirt daha giymediğim için kendime kızıyorum. Sonra işime giden yolun güzelliğine dalıp unutuyorum soğuğu.

Sumskoy Proedz Caddesi çok fazla aracın geçmediği ağaçlıklar içinde bir cadde. Evden işe giderken sağ tarafta ağaçlar içinde apartmanları görürsünüz. Öyle küçük ağaçlar hayal etmeyin. Sanırım eski apartmanlar yapıldığında da bu ağaçlar buradaymış. O yüzden apartmanların arasında kaybolan ağaçlar değil söz ettiğim. Ağaçlar arasında kaybolan apartmanları hayal edin. Bundan çok keyif alıyorum. Sabahları kalktığımda 4. kattaki dairemdeki odamın penceresinden baktığımda; hele de bahar veya yazsa her yer yemyeşildir. Şimdi bütün bu ağaçlıklı yolun iki yanı neredeyse 2 metre kar kaplı. Aslında bu kadar kar yağmadı. Ama yürüyüş yollarını açan Özbek çalışanlar, kürüdükleri karları kenara atarak kar yığınını oluşturdular. Her sabah sıcak yatağımdan daha kalkmadan kürüme seslerini duyuyorum. Daha gün ağarmadan kalkmalarını taktir edip uykuma devam ediyorum.

Yolun sol tarafına ise; ben diyeyim orman, ruslar desin park. Bir tane bile yapı yok. İmara açılmamış yolun sol yanı. Açılmayacağından da eminim. Aslında diğer semtlerdeki parklara bakılırsa çokta büyük bir park değil. Ama Türkiye’deki parklarla kıyaslanırsa orman sayılabilecek kadar büyük bir alandan bahsediyorum. Sağ tarafta bahsettiğim apartmanlarda yaşayanlar; köpeklerini, bisikletlerini, kaykaylarını, kızaklarını alıp yolun karşısındaki ormana dalıyorlar gezinti için. Havanın karlı ve soğuk olması onlar için engel değil. Hatta böyle havalarda küçük çocuklarını alıp çıkanlara rastlamak bile mümkün. Arada geçen arabaların sesi olmasa hakim sessizlik sizi alıp götürür başka diyarlara.

İşe giderken kullandığım bu yol kıvrılarak ilerliyor. Yolun kenarında yayaların kullanması için ayrılmış yine asfalttan yapılmış bir yol daha var. Taşıt yolu ve yaya yolu arasında büyük ağaçlar muntazam sıralanmışlar. Sağ tarafta ise apartmanlara kadar olan bölümde hiçte küçümsenmeyecek bir mesafede bir sürü ağaç daha var. Zaten bu ağaçlardan apartmanların görünmediğini söylemiştim. Yazın, bu yaya yolu sanki bir tüneldeymişcesine ağaçların yeşil yapraklarla dolu dallarıyla kapanıyor. Yağmurlu havalarda –ki Moskova’da yağmur eksik olmaz- bu ağaçtan tünelden ıslanarak işe gitmek çok rahatlatır beni. Yol boyunca alışveriş yapabileceğiniz bir tane dükkan var. Evden işe yürüyerek 15-20 dakikada gittiğim düşünülürse bu enteresan gelir bana. Bizdeki gibi her adım başı bakkal bulunmuyor bu caddede. Apartmanların yakınlarında insanların arabalarını koydukları kapalı garajları var. Bu garajlar modern yapılar değil. Hatta derme çatma diyebilirim. Saç levhalardan yapılmış; kapıları modern evlerdeki garaj kapıları gibi açılan, kimi kutu gibi, kimiyse içine konan arabanın şekline göre eğimli çatısıyla aslında çirkinler. Ama bütünün içinde sırıtmamaları beni şaşırtıyor. Sanki ağaçların arasında kaybolmaları için özel bir çaba sarfedilmişte göze batmıyormuş gibiler. Halbuki göze batacak kadar önde, tek başlarına olsalar nefret edilebilecek kadar çirkinler.

Hava soğuk ve gerek yaya yolunda, gerekse araç yolunda kanalizasyon kapaklarından buharlar çıkıyor. Sokak köpekleri bazen soğuktan korunacak yer bulamadıklarında bu kapakların üzerinde alıyorlar soluğu. Yanlarından geçerken korkuyorum. Korktuğumu anlıyorlar. Ama buna şaşırıyor gibiler. Moskova’da kimse köpeklerden korkmuyor. Köpeklerde korkulmaya alışık değiller. Köpekler için korkunun kokusunu alır derler. Sanırım Moskova’daki köpeklerin bu kokudan haberleri yok. Fazla sokak köpeği yok zaten. Neredeyse her evde köpek besleniyor. Bir metrekarelik asansörleri köpekleriyle beraber paylaşmak zorunda kaldığım insanlar; benim bu korkumu anlamakta zorlanıyorlar.

İş yerim caddenin sonunda. Keyifli sabah yolculuğum son bulacak birazdan. Yoğun bir iş temposuna dalacağım. Akşam; bir sonraki sabah aynı yolu yine yürümek üzere evime dönene dek çalışacağım.

Özgür Barış ALDEMİR

21 Mart 2010 Pazar

KAMYONLAR KAVUN TAŞIR

KAMYONLAR KAVUN TAŞIR

Ankara’da bir kamyon kavun, pardon bomba taşırken yakalandı. Gerçi yakalanmak sözü yanlış olabilir. Yakalatıldı. Ya da yakalanması istendi. Ya da işine gücüne giderken yolu kesildi. Her neyse… Ta Amerika’lardan bir mail geldi. mehmetali06168@hotmail.com adresinden. Sonra Ankara’nın soğuğunda bir kamyon kavun, pardon bomba taşırken yakalandı. Ya da herneyse.

Cahit Külebi ne demiş.

Kamyonlar kavun taşır

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.

Evet içimizdeki şarkı bitti. Bitirdiler.


Özgür Barış ALDEMİR

SÖZ SÖYLEMEK

SÖZ SÖYLEMEK

Bir arkadaşımdan bloğumda yazacağım yazımda bana ilham olabilmesi için bir cümle söylemesini istedim. Bana “Sanırım sana ilham verecek bir cümle bulamayacağım” dedi. Aslında farkında olmadan yazımı hazırlamama yardımcı olacak cümleyi söylemişti.

Bir çok kişiden duymuşuzdur. “Hayatımı yazsam roman olur.” Bunun böyle olmadığını, söyleyen dahil herkes bilir. Herkesin hayatı roman olacak nitelikte değildir ama hepimizin başkalarına ders olacak söyleyecekleri vardır. Ya da daha iyimser bir söylemle “olmalı”dır.

İnsan ömrünün ortalama 60 yıl olduğunu düşünürsek; bu 60 yıllık süre içerisinde her insandan sadece bir tane değerli cümle beklemek çok büyük bir beklenti midir? Hepimiz bir çok kez “Babamın bir sözü vardı, dedem hep şöyle derdi.” gibi cümleler kurmuşuzdur. Bahsettiğimiz sözler gerçekten babamızın ya da dedemizin midir?

Peki biz, felsefemizi yansıtan bize ait özgün bir sözü torunlarımıza miras bırakabilecek miyiz? Çok büyük bir beklenti içinde miyim? Forumlara yazdığımız yazılarda, arkadaşlarımıza gönderdiğimiz maillerde, sevdiğimiz ve paylaşmayı istediğimiz anlamlı cümlelerin sahiplerinin çok şanslı olduklarını düşünüyorum. Bir çok cümlenin sahibi belli değildir. Ancak tescillenmiş, kitaplarda yayınlanarak sahibinin ismiyle gelecek kuşaklara aktarılacaklar da vardır.

Bu yazıyı yazarken daldan dala atlayarak internette dolaşmaya devam ediyordum. Bir ara bazı ünlü şair ya da yazarlardan ünlü sözleri yazıma eklemeyi istedim. Bunlardan birincisi Mevlana idi.

“Gel ne olursan ol, yine gel” Tam da anlatmaya çalıştığım nitelikte, yıllara rağmen değerinden bir şey kaybetmemiş bir söz. Ancak son dönemde çıkan bir tartışmanın konusu. İddiaya göre bu söz Mevlana’nın değilmiş. Sahibi belli olan sözlere örnek olarak koyacağım söz bile sahibi sandığım kişinin çıkmıyor. İddia sahipleri ünlü tarihçi Murat Bardakçı ve Profesör İlber Ortaylı. Bu söz Mevlana’ya değil, Ebu Said Ebu'l Hayr’a ait söylenilene gore.

Yazımda başka bir örnek vermek için Nietzsche’yi seçmiştim. “Çaresizseniz, çare sizsiniz.” Bu sözün Nietzsche’ye ait olduğundan emin olamadım. İki sebepten. Birincisi Nietzsche şiirlerini Almanca yazmıştır. Dolayısıyla eğer bu söz onun şirinden tercüme ise bence tebrik edilmesi gereken kişi çevirendir. İkincisi Nietzsche’nin olduğu iddia edilen başka bir şiirin (Salomeye) aslında Nietzsche’nin olmadığı yönündeki iddialardır. İddiaları derinleştirmek niyetinde değilim ama güvenimin sarsıldığını söylemeden edemeyeceğim. Bahsi geçen ve konusunda uzman kişilerce Nietzsche’ye ait olmadığı ısrarla söylenen şiir bu.

Salomeye
Oyle bir hayat yaşadım ki,
Cenneti de gordum, cehennemi de
Oyle bir ask yasadim ki
Tutkuyu da gordum, pes etmeyi de
Bazilari seyrederken hayati en onden
Kendime bir sahne buldum oynadim
Oyle bir rol vermisler ki
Okudum okudum anlamadim
Kendi kendime konustum bazen evimde
Hem kizdim hem guldum halime
Sonra dedim ki ' soz ver kendine
' Denizleri seviyorsan, dalgalari da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, once sevmeyi bileceksin
Ucmayi seviyorsan, dusmeyi de bileceksin
Korkarak yasiyorsan, yalnizca hayati seyredersin
Oyle bir hayat yasadim ki, son yolculuklari erken tanidim
Oyle cok degerliymis ki zaman
Hep acele etmem bundan,
Anladim...

Şimdi yazımı toparlamanın zamanı geldi. Hani demiştim ya “ortalama 60 yıl olan insan ömründe her insandan sadece bir tane değerli cümle beklemek çok büyük bir beklenti midir?” diye. Yazıya başladığımda gerçekten bu düşüncedeydim. Ama yazımı sonlandırmak üzere olduğum şu satırlarda fikrim değişti.

Gelecek kuşaklara rehberlik edecek, onlara geçmişte yaşanılanlardan ders almak konusunda yardımcı olacak, akılda kalıcı bir söz söylemek sanırım her baba yiğidin harcı değil.

Özgür Barış Aldemir

SOSYAL PATLAMA

SOSYAL PATLAMA

“Turizm Patlaması” dediğimizde aklımıza çok turistin geldiği bir dönem gelir. Ya “Sosyal Patlama” denince?

Haberleri seyrediyorum. Spiker diyor ki; “Krize dayanamayan işadamı intihar etti.” Kumandamın son günlerde eskiye oranla çok daha fazla kullandığım kanal değiştirme düğmesine basıyorum. Kurtuluş yok. Haber saati. Bütün kanallarda haber. Başka bir spiker konuşuyor; “Borç batağından kurtulamayan tecrübeli ve hayırsever öğretmen okulunda intihar etti.” Kumandanın düğmesinde bir arıza yok. Gerçekten başka bir kanaldayım. Ama haber tarzı neredeyse aynı. Büyülü düğmeye bir umutla tekrar dokunuyorum. İçimi karartmayacak bir şeyler bulabilmek için. Görüntüyle şok oluyorum. Kafasına bıçak saplanmış bir kadın. İçimde bir yerlerin sızladığını hissetmemle kanalı değiştirmem bir oluyor.

Yaşadığım ruhsal hasarı tamir edebilmek için derhal bir Kemal Sunal filmine ihtiyaç duymaktayım. Ama haber saati. Bir Belediye Başkanı ile bir millet vekilinin yaptığı, pardon yapamadığı tartışmayı pişirip pişirip yansıtan bir kanalı daha geçiyorum. Bir başkasında DNA testine varana dek kökeni sorgulanan Cumhurbaşkanımıza dair haberle ilgili bir yorumdan son anda kurtuluyorum. Sonra 4-5 Profesöründe dahil olduğu Özür Diliyorum, Özür Dilemiyorum tartışmasını çok şükür teğet geçiyorum.

Kurtuluşu TRT’de bulurum diyorum. “Menemen Olayı” adlı belgesel var TRT’de. Tamda açtığım sırada Derviş Mehmet’in Asteğmen Kubilay’ı öldürdüğü sahne gösteriliyor. Önce bir kurşun, sonra bağ bıçağıyla boğazı kesiliyor Kubilay’ın. Kafası vücudundan ayrılıp bir direğe asılacak. Neyseki TRT duyarlılığı böyle bir sahne sunmuyor bizlere. İlk okuduğumda da üzülmüştüm bu olayı. Üzüntüm ve sinirim biraz daha depreşiyor. Kanalı değiştiriyorum.

Kısa bir reklam arası ile soluklanma fırsatı buluyorum. Reklamlarda yaratılmış renkli dünya o kadar uzaklaştırıyor ki insanları gerçek hayattan. Bir çok anne çocuklarını reklamla doyuruyor ya da uyutuor.

Reklamlar bitiyor. Haberler başlıyor yeniden. Bir kanalda MOBESE kamerasından, kamyonun altında kalan kırmızı ışığı ihlal etmiş bir motorsikletliyi izliyorum. Kanalı değiştiriyorum. Mimar ve Mühendisler odası, İSKİ’yi sayaç ücretlerini abonelere yüksek maliyetle fatura etmekle suçluyor. Umutsuzca basıyorum kumandanın düğmesine. “Putin ucuz doğalaz dönemi bitti dedi” Haber bu. Moskova’da yapılan topantıdan iyi haberler çıkmamış. Gelde kanalı değiştirme.

Adam Sandler’in başrolünde oynadığı Click isimli bir film vardı. Filmde başrol karakteri(bir mimardı) tüm hayatını düzene koyacak bir kumanda istiyor ve hayali gerçek oluyordu. Hayatınızın istemediğiniz bölümlerini ileri sarmanızı, bazı bölümleri atlayabilmenizi sağlayan bir kumanda. Haberler arasında çaresiz dolaşırken bende bunu hayal ediyorum. Rhonda Byrne’ın The Secret adlı kitabında anlattığı gibi bir mucizenin gerçekleşmesini arzuluyorum tüm kalbimle. O kumandayı istiyorum. Olmuyor. The Secret’a ve onu yaratan pazarlama dehalarına bir kere daha içimden küfür ediyorum. Kumandam beni yeni ve yine benzer sosyal patlama ibarelerine yönlendiriyor. Galiba alışmaya başlıyorum.

Sosyal Patlama tanımlamasına geri gelecek olursak; herkesin süper sosyal olduğu bir dönem kastedilmez “Sosyal Patlama” denirken. Cinnetlerin çoğaldığı, cinayetlerin arttığı, intiharların had safhaya ulaştığı, suç oranlarının üst seviyeye çıktığı, dolandırıcılık, sahtekarlık, hırsızlık gibi gayri ahlaki davranışların kurtuluş olarak görüldüğü, tecavüz, taciz gibi iğrenç suçların sıradan sayıldığı bir dönemi tanımlamak için kullanılır “Sosyal Patlama” tamlaması.

Kumandamla ben “Sosyal Patlama” tanımlamasına alışmaya başlıyoruz. Kemal Sunal filmleri daha az yayınlanır oldu. Sanırım 5846 nolu FİKİR VE SANAT ESERLERİ YASASI sebebiyle. Daha önceden telif ödemeden yeterince yayınladıklarını düşünüyor olmalı TV kanalları.

Şimdi televizyonu kapamalıyım. Zira açık kalırsa bir sürü dizi karakteri saldıracak bana ekrandan. Haberler bitti ya. Onların saati başlıyor. “Düşük bütçeli raiting makinaları.”

Özgür Barış Aldemir

KOMPLO TEORİLERİM 7

İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ

Yıllardır Avrupa ülkelerinin, İsrail’in, Amerika’nın hatta Rusya’nın orta doğu üzerindeki emellerinden bahsedilir. Güçlü Yahudi lobisinin bütün dünya ülkelerinde etkisini kullanarak bölgedeki dengeleri, hatta dünya üzerindeki tüm dengeleri kendi lehlerine çevirmek adına yürüttüğü faliyetler kulaktan kulağa dolaşır. Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin; bölgedeki petrolün kontrolünü ellerine geçirmek için hazırladıkları planların 100 yılı aşkın bir geçmişe dayandığından söz edilip durulur. Gerek Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin gerekse diğer Avrupa ülkelerinin bölgede işlerini zorlaştıracak güce ve otoriteye sahip güçlü ülkelerin varlığından oldukça rahatsız olduğu vurgulanır. Bundan bir kaç yıl öncesine kadar bu konular her ortamda seslice dile getirilemezken, şimdi gazete köşelerinde, televizyon programlarında, politik dergilerde, internette herkesin diline dolanmış durumdadır. Konu hakkında kitaplar yazılmakta, paneller düzenlenmekte, bilen bilmeyen herkes depremde olduğu gibi yorumunu esirgememektedir. Gerçektende yazılan kitaplardan bazılarının bölgede olacakları yıllar öncesinden biliyorlarmış gibi hazırlandığını hayretle izlemekteyiz. Belkide bu kitapların yazarlarının bilinmez kaynakları vardır. Yazılanlar bu yüzden tahminden çok gerçektir. Ya da oluşacaklar konusunda bizzat gerçekleştirecek ülke yada guruplar zaten önceden yazdıkları senaryoların yayınlanmasında sakınca görmemektedirler. Bundan bazı kazanımları olduğunu düşünmek bile olasıdır.

Bizler; yani dünyadaki gelişmeleri gazete, televizyon ve internetten takip etmenin ötesine geçemeyenler; olayların sadece bize yansıtıldığı kadarını bilebiliriz. Bu verilerle yorumlar yaparız. Bütün hükmümüzü bu yetersiz, belkide yönlendirilmiş doneler ışığında veririz. Gazeteleri okuruz ve küreselleşmeye, hükümetlere, Amerikaya, Avrupa ülkelerine, ekonomide etkili güçlü guruplara, Avrupa birliğine okkalı küfürlerimizi sallarız. Kahrolsun emperyalizm deriz. Küresel ısınmaya karşı cılız gösteriler yapan çevrecileri içtenlikle ama sadece sözde destekleriz. Seslerini tüm dünyaya duyurdukları masalına kendimizi inandırırız. G8 zirvelerinde liderlerin sözde anlaşmalarıyla umutlanırız. Zirvelerden önce birer birer öncelikli hedeflerinin çevre değil ekonomi olduğunu söyleyen liderlerin söylediklerini balık hafızamız sayesinde unutur gideriz. Bir kaç küreselleşme karşıtı ya da çevreci tüm acı gerçeği yüzümüze tokat gibi vurduğunda onlara hak vermenin ötesinde bir tepki gösteremeyiz. Bir çoğumuz bilmeyiz ki; tanıdığımız uluslararası çevre örgütlerinin ana sponsorları, aslında bizzat karşılarına dikildikleri felaketin davetçisi dev firmalardır. Bu çelişkiyi gözden kaçırmamız özellikle istenmektedir. Çünkü böylelikle liderler ya da lider ülke ya da guruplar; hadiseleri sadece görsel ve yazılı basından takip eden sıradan insanları yani bizleri, ne kadar demokratik, ne kadar çok sesli bir dünyada yaşadığımız masalına inandırmaya devam edeceklerdir. Ancak gerçek bu değildir. Dünya üzerinde yaşanan her şey küçük bir gurup tarafından belirlenmiş ve belirlenmeye devam etmektedir. Ülkeler ne kadar bu planın dışına çıkmayı isterse istesin yapamaz. Yapmaya yaklaştığında birileri düğmeye basar ve herşey planladıkları şekilde olması gerektiği gibi olma yoluna tekrar girer. Bizler küçük dünyalarımızda kendi küçük sorunlarımızla uğraşırken birileri geleceğimize ipotek koyar ve koymaya devam eder.

Zaman zaman sözü geçen ülkeler veya onların politik, askeri, sivil mensupları yaptıkları etkinliklerle bilerek ya da bilmeyerek sanki bu konuşulanları su yüzüne çıkarcakmış gibi olsalar da; hükümetler ustaca manevralarla olayı bertaraf edebilmekteler.

Örneğin; Nato toplantısında Amerikan subaylarının Güneydoğu bölgesini içermeyen Türkiye haritasını kullanmaya çalışmaları gibi. Farkeden Türk Subaylarının toplantıyı terketmeleri ve akabinde tepkilerin büyümesiyle Amerikan Hükümeti olayın Amerikan Subaylarının kişisel hatası olduğu açıklamasını yapmıştır. Ancak yinede özenle haritanın yanlışlığının değil, subayların kişisel fikrinin üzerinde durmuşlardır. Türk subayları bu haritayı farketmeseler resmi bir Nato toplantısının resmi tutanaklarına kaynaklık edecek bu harita, bazı şeyleri kabul etmeye başlamamızın ilk adımı olabilirdi.

4 Temmuz 2003’te yani Amerika’nın bağımsızlık yıldönümünde kuzey Irak’ta Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin kafasına çuval geçirilmesi hadiseside tepkilerin büyümesine izin verilmeden bir şekilde tatlıya bağlandı. Kafalarına çuval geçirilmiş 11-13 Türk askeri turuncu tulumlar giydirilerek Ebu Garib’e götürülmüştü. Her ne kadar bir çok kişi bu konuda yapılması gereken çok şey olduğunu düşünsede yeni bir girişimin olacağını sanmıyorum. Ortalığın sakinleşmesi için en iyi ilaç kullanıldı zaten. Zaman. Her konuda olduğu gibi bu konuda da unutkanlığımız devreye girdi. Hakkında filmler yapılıp, kitaplar yazılsa da, hadise tarihin tozlu raflarına kaldırıldı bile.

İncirlik hava üssünde görevli Türk Binbaşıya kelepçe takan Amerikan çavuş derhal Amerika’ya gönderildi. Amerika’lılar olayın bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı açıklamasından başka bir şey yapmadılar. Hadise yine zaman ilacıyla sarıldı. Ancak Türk subay kendi topraklarında Amerika’lı bir çavuştan kelepçe yemeyi bir Türk subayına yakıştıramadığından olsa gerek istifa etti. Zavallı basın bunun üzerinde fazla durmadı. Ancak olayın genelinde dikkate alınması gereken en önemli nokta burasıydı belkide.

Bunun gibi başka toplantılarda, başka platformlarda Türk yetkililerin bilerek ya da bilmeyerek gerekli tepkileri verememiş olduğu başka tavizlerimiz olmasından endişe duymaktayım.

Bir radyo programında dinledim. Bir konuk “İsrail ne zaman bir yerlere saldıracak olsa İsrailli yetkililer uluslararası bir kaç ziyeret yaparak saldırıyla doğacak tepkileri daha doğmadan absorbe etmeye çalışırlar” dedi. Gazze’de bir çok insanın ölümüne neden olan saldırılardan kısa süre önce İsrail Başbakanı Türkiye’deydi. Acaba o görüşmelerde neler konuşuldu?

Özgür Barış ALDEMİR