23 Mart 2010 Salı

İZ BIRAKMAK

http://www.internethaber.com/iste-irlandadaki-ay-yildizin-sirri--239288h.htm

Yukarıdaki linkte okuduğum bir haberde İrlanda Cumhurbaşkanı Türklerin İrlanda tarihinde nasıl bir iz bıraktığını anlatıyor. Diyorki; "Osmanlı Padişahı İrlanda'da 1847'de 1 milyon kişi açlıktan ölürken 3 gemi dolusu gıda göndererek İrlandalıların gönlünü kazandı."

Şimdi İrlanda'nın Drogheda liman kentinin takımının logosu ay ve yıldızdan oluşuyormuş bu sebepten. İz bırakmışız oralarda.

Peki günümüzde iz bırakabiliyormuyuz dünyada bir yerlerde? Bu konuyla biraz ilişkili olabileceğini düşündüğüm bir yazımı buraya ekliyorum. Daha da bişey demiyorum.

-------------------------------------------
Biliyor musunuz?

Moskova’da Türklerin girmesinin yasak olduğu mekanlar olduğunu biliyor musunuz? Peki bunun neden olduğu hakkında fikriniz var mı?

Hikaye 20-25 yıl önce başlar. O zamanlar hayatı boyunca köyünde yaşamış ve atalarından kalma geleneklerle varolmuş Türk işçilerine Moskova’ya gitme şansı doğar. Daha önce gelenekleri sorgulamamış, başka medeniyetlerde insanların nasıl yaşadığına dair fikri bile olmayan bu yurdum insanlarının macerası başlangıçta çok masumdur. Biraz para kazanıp geriye dönmek. Bütün amaçları budur. Bir çoğu Türkiye’nin büyük kentlerine gitmemişken yurtdışına çıkacaktır. Moskova’ya vardıklarında fakir ama kültürlü ruslar onlara kucak açar. O zamanlar Türk işçilerin sadece aldıkları avans bile Rusya şartlarında çok iyi paradır. Yıllar boyu köylerinde kızlarla gözgöze gelmeye bile çekinmiş delikanlılar bir anda güzelim rus kızlarının alakasıyla sarhoş olurlar. İlk zamanlar üzerlerinde bulunan çekingenliği çabuk atarlar. Öğrendikleri bir kaç kelime rusçayla her gece alemlere akarlar. Onlara göre, yıllarca kaybettikleri zamanı telafi edercesine her gün başka bir çiçeği koklamaya çalışırlar. Şimdiki değme sosyete çapkınına nazire edercesine, belkide başlangıçtaki planladıklarının tam aksine Türkiye’ye daha az para götürmek pahasına çapkınlıklarını sürdürürler. Üstelik bir çoğu Türkiye’de evli ve çocuk sahibidir.

Zamanla ruslar cana yakınlıklarının sömürüldüğünü anlamaya başlarlar. Önceleri çok önemsemeseler de Türklerin itici yanlarını görür olurlar. Türklerin diyorum çünkü onlara göre bütün Türkler böyledir.

Bütün bu süreç artık sona ermiştir. Ortalama gelirle çalışan bir rus herhangi bir Türk işçisinin iki katı kazanmaktadır. Kendini yetiştirmiş, donanımlı ruslarsa Türk firma yöneticilerindende fazla kazanmaktadır. Hal böyle olunca parasıyla kral olan Türk işçilerinin tahammül edilmesi zor hareketlerine katlanmamaya başlamışlardır.

Geçmişte yaşananlardan habersiz, çalışmak ve para kazanmak için Rusya’ya gitmiş eğitimli yeni Türk kuşağı yıllarca oluşmuş bu kötü Türk imajıyla mücadele etmek zorunda kalmaktadır.

Türklerin alınmadığı mekanların sahipleri buna sebep olan hadiseleri anlatırken olay çıkaran kaba Türk müşteriler dolayısıyla bu kararı aldıklarını söylemektedirler. Nedir bu olaylar? İki-üç Türk bir kaç kadeh içtikten sonra yan masadaki bir kaç kıza önce kibarca sarkmışlardır. Hikayenin ilk başlarında yani 20 sene kadar önce bu tip girişimler yüksek orandadada paranın etkisiyle hep başarılı olduğundan aldıkları olumsuz tepki üzerine ısrarlarını sürdürüp hadise çıkarmışlardır. Velhasılı bu mekanlara artık Türkler alınmamaktadır.

Benzer bir tepkiyi Almanya’da bir Almandan duymuştum. Çalışmak üzere gittiğimiz Frankfurt’ta Alman partnerim Olof bana bizlerin (yani bizim grupta çalışan bir kaç Türk) daha önce tanıdığı Türklerden (gurbetçi diye tabir ettiğimiz Türkler) çok farklı olduğumuzu söylemişti. Çünkü bir çok gurbetçi Türk 1965 ve sonrasında köyünden kalkıp giderken, köyünüde yanında götürdü Avrupa’ya. Bu sebeple Avrupalılar hala Türkiye’deki Türkleri o günün Türkiye’sindeki Türkler gibi zannediyorlar haklı olarak. Yani yeni Türkiye ve Türklerden bihaberler.

Özgür Barış ALDEMİR

SOĞUK AMA SICAK SABAH YOLCULUĞUM

Bu yazı 23.01.2009 Cuma günü kaleme alınmıştır.



SOĞUK AMA SICAK SABAH YOLCULUĞUM

Hava soğuk. Kiralık dairemin bulunduğu apartmanın kötü kokulu merdiven boşluğundan atacağım kendimi -30 derece soğukla boğuşan Moskova sokaklarına. Gece boyu; daireme kadar ulaşan sesleriyle, uykularımı bölmeyi başarabilecek kadar güçlü horlayan evsiz adamı merdivenin altında görüyorum. Horlamaları geceleyin olduğu kadar şiddetli gelmiyor şimdi bana. Ya alkolün etkisi geçtiğinden, ya da benim uykumun bitmesinden. Bu geceyi oturduğum apartmanın merdiven boşluğunda geçirebildiği için şanslı. Çünkü dışarıda kalsa metro kapandıktan sonra donabilirdi.

Boğazıma doladığım kaşkolumu, başımdaki beremi, paltomu, botlarımı, eldivenlerimi son kez kontrol edip -30 derceye balıklama dalıyorum. Keskin soğuk hava ciğerlerime külçe gibi oturuyor. Kaşkolumla soğuğu fitrelemeye çalışıyorum. Sibirya şartlarına göre dizayn edilmiş botlarımı alabildiğim için şükrediyorum. Kazağımın altına bir t-shirt daha giymediğim için kendime kızıyorum. Sonra işime giden yolun güzelliğine dalıp unutuyorum soğuğu.

Sumskoy Proedz Caddesi çok fazla aracın geçmediği ağaçlıklar içinde bir cadde. Evden işe giderken sağ tarafta ağaçlar içinde apartmanları görürsünüz. Öyle küçük ağaçlar hayal etmeyin. Sanırım eski apartmanlar yapıldığında da bu ağaçlar buradaymış. O yüzden apartmanların arasında kaybolan ağaçlar değil söz ettiğim. Ağaçlar arasında kaybolan apartmanları hayal edin. Bundan çok keyif alıyorum. Sabahları kalktığımda 4. kattaki dairemdeki odamın penceresinden baktığımda; hele de bahar veya yazsa her yer yemyeşildir. Şimdi bütün bu ağaçlıklı yolun iki yanı neredeyse 2 metre kar kaplı. Aslında bu kadar kar yağmadı. Ama yürüyüş yollarını açan Özbek çalışanlar, kürüdükleri karları kenara atarak kar yığınını oluşturdular. Her sabah sıcak yatağımdan daha kalkmadan kürüme seslerini duyuyorum. Daha gün ağarmadan kalkmalarını taktir edip uykuma devam ediyorum.

Yolun sol tarafına ise; ben diyeyim orman, ruslar desin park. Bir tane bile yapı yok. İmara açılmamış yolun sol yanı. Açılmayacağından da eminim. Aslında diğer semtlerdeki parklara bakılırsa çokta büyük bir park değil. Ama Türkiye’deki parklarla kıyaslanırsa orman sayılabilecek kadar büyük bir alandan bahsediyorum. Sağ tarafta bahsettiğim apartmanlarda yaşayanlar; köpeklerini, bisikletlerini, kaykaylarını, kızaklarını alıp yolun karşısındaki ormana dalıyorlar gezinti için. Havanın karlı ve soğuk olması onlar için engel değil. Hatta böyle havalarda küçük çocuklarını alıp çıkanlara rastlamak bile mümkün. Arada geçen arabaların sesi olmasa hakim sessizlik sizi alıp götürür başka diyarlara.

İşe giderken kullandığım bu yol kıvrılarak ilerliyor. Yolun kenarında yayaların kullanması için ayrılmış yine asfalttan yapılmış bir yol daha var. Taşıt yolu ve yaya yolu arasında büyük ağaçlar muntazam sıralanmışlar. Sağ tarafta ise apartmanlara kadar olan bölümde hiçte küçümsenmeyecek bir mesafede bir sürü ağaç daha var. Zaten bu ağaçlardan apartmanların görünmediğini söylemiştim. Yazın, bu yaya yolu sanki bir tüneldeymişcesine ağaçların yeşil yapraklarla dolu dallarıyla kapanıyor. Yağmurlu havalarda –ki Moskova’da yağmur eksik olmaz- bu ağaçtan tünelden ıslanarak işe gitmek çok rahatlatır beni. Yol boyunca alışveriş yapabileceğiniz bir tane dükkan var. Evden işe yürüyerek 15-20 dakikada gittiğim düşünülürse bu enteresan gelir bana. Bizdeki gibi her adım başı bakkal bulunmuyor bu caddede. Apartmanların yakınlarında insanların arabalarını koydukları kapalı garajları var. Bu garajlar modern yapılar değil. Hatta derme çatma diyebilirim. Saç levhalardan yapılmış; kapıları modern evlerdeki garaj kapıları gibi açılan, kimi kutu gibi, kimiyse içine konan arabanın şekline göre eğimli çatısıyla aslında çirkinler. Ama bütünün içinde sırıtmamaları beni şaşırtıyor. Sanki ağaçların arasında kaybolmaları için özel bir çaba sarfedilmişte göze batmıyormuş gibiler. Halbuki göze batacak kadar önde, tek başlarına olsalar nefret edilebilecek kadar çirkinler.

Hava soğuk ve gerek yaya yolunda, gerekse araç yolunda kanalizasyon kapaklarından buharlar çıkıyor. Sokak köpekleri bazen soğuktan korunacak yer bulamadıklarında bu kapakların üzerinde alıyorlar soluğu. Yanlarından geçerken korkuyorum. Korktuğumu anlıyorlar. Ama buna şaşırıyor gibiler. Moskova’da kimse köpeklerden korkmuyor. Köpeklerde korkulmaya alışık değiller. Köpekler için korkunun kokusunu alır derler. Sanırım Moskova’daki köpeklerin bu kokudan haberleri yok. Fazla sokak köpeği yok zaten. Neredeyse her evde köpek besleniyor. Bir metrekarelik asansörleri köpekleriyle beraber paylaşmak zorunda kaldığım insanlar; benim bu korkumu anlamakta zorlanıyorlar.

İş yerim caddenin sonunda. Keyifli sabah yolculuğum son bulacak birazdan. Yoğun bir iş temposuna dalacağım. Akşam; bir sonraki sabah aynı yolu yine yürümek üzere evime dönene dek çalışacağım.

Özgür Barış ALDEMİR

21 Mart 2010 Pazar

KAMYONLAR KAVUN TAŞIR

KAMYONLAR KAVUN TAŞIR

Ankara’da bir kamyon kavun, pardon bomba taşırken yakalandı. Gerçi yakalanmak sözü yanlış olabilir. Yakalatıldı. Ya da yakalanması istendi. Ya da işine gücüne giderken yolu kesildi. Her neyse… Ta Amerika’lardan bir mail geldi. mehmetali06168@hotmail.com adresinden. Sonra Ankara’nın soğuğunda bir kamyon kavun, pardon bomba taşırken yakalandı. Ya da herneyse.

Cahit Külebi ne demiş.

Kamyonlar kavun taşır

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.

Evet içimizdeki şarkı bitti. Bitirdiler.


Özgür Barış ALDEMİR

SÖZ SÖYLEMEK

SÖZ SÖYLEMEK

Bir arkadaşımdan bloğumda yazacağım yazımda bana ilham olabilmesi için bir cümle söylemesini istedim. Bana “Sanırım sana ilham verecek bir cümle bulamayacağım” dedi. Aslında farkında olmadan yazımı hazırlamama yardımcı olacak cümleyi söylemişti.

Bir çok kişiden duymuşuzdur. “Hayatımı yazsam roman olur.” Bunun böyle olmadığını, söyleyen dahil herkes bilir. Herkesin hayatı roman olacak nitelikte değildir ama hepimizin başkalarına ders olacak söyleyecekleri vardır. Ya da daha iyimser bir söylemle “olmalı”dır.

İnsan ömrünün ortalama 60 yıl olduğunu düşünürsek; bu 60 yıllık süre içerisinde her insandan sadece bir tane değerli cümle beklemek çok büyük bir beklenti midir? Hepimiz bir çok kez “Babamın bir sözü vardı, dedem hep şöyle derdi.” gibi cümleler kurmuşuzdur. Bahsettiğimiz sözler gerçekten babamızın ya da dedemizin midir?

Peki biz, felsefemizi yansıtan bize ait özgün bir sözü torunlarımıza miras bırakabilecek miyiz? Çok büyük bir beklenti içinde miyim? Forumlara yazdığımız yazılarda, arkadaşlarımıza gönderdiğimiz maillerde, sevdiğimiz ve paylaşmayı istediğimiz anlamlı cümlelerin sahiplerinin çok şanslı olduklarını düşünüyorum. Bir çok cümlenin sahibi belli değildir. Ancak tescillenmiş, kitaplarda yayınlanarak sahibinin ismiyle gelecek kuşaklara aktarılacaklar da vardır.

Bu yazıyı yazarken daldan dala atlayarak internette dolaşmaya devam ediyordum. Bir ara bazı ünlü şair ya da yazarlardan ünlü sözleri yazıma eklemeyi istedim. Bunlardan birincisi Mevlana idi.

“Gel ne olursan ol, yine gel” Tam da anlatmaya çalıştığım nitelikte, yıllara rağmen değerinden bir şey kaybetmemiş bir söz. Ancak son dönemde çıkan bir tartışmanın konusu. İddiaya göre bu söz Mevlana’nın değilmiş. Sahibi belli olan sözlere örnek olarak koyacağım söz bile sahibi sandığım kişinin çıkmıyor. İddia sahipleri ünlü tarihçi Murat Bardakçı ve Profesör İlber Ortaylı. Bu söz Mevlana’ya değil, Ebu Said Ebu'l Hayr’a ait söylenilene gore.

Yazımda başka bir örnek vermek için Nietzsche’yi seçmiştim. “Çaresizseniz, çare sizsiniz.” Bu sözün Nietzsche’ye ait olduğundan emin olamadım. İki sebepten. Birincisi Nietzsche şiirlerini Almanca yazmıştır. Dolayısıyla eğer bu söz onun şirinden tercüme ise bence tebrik edilmesi gereken kişi çevirendir. İkincisi Nietzsche’nin olduğu iddia edilen başka bir şiirin (Salomeye) aslında Nietzsche’nin olmadığı yönündeki iddialardır. İddiaları derinleştirmek niyetinde değilim ama güvenimin sarsıldığını söylemeden edemeyeceğim. Bahsi geçen ve konusunda uzman kişilerce Nietzsche’ye ait olmadığı ısrarla söylenen şiir bu.

Salomeye
Oyle bir hayat yaşadım ki,
Cenneti de gordum, cehennemi de
Oyle bir ask yasadim ki
Tutkuyu da gordum, pes etmeyi de
Bazilari seyrederken hayati en onden
Kendime bir sahne buldum oynadim
Oyle bir rol vermisler ki
Okudum okudum anlamadim
Kendi kendime konustum bazen evimde
Hem kizdim hem guldum halime
Sonra dedim ki ' soz ver kendine
' Denizleri seviyorsan, dalgalari da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, once sevmeyi bileceksin
Ucmayi seviyorsan, dusmeyi de bileceksin
Korkarak yasiyorsan, yalnizca hayati seyredersin
Oyle bir hayat yasadim ki, son yolculuklari erken tanidim
Oyle cok degerliymis ki zaman
Hep acele etmem bundan,
Anladim...

Şimdi yazımı toparlamanın zamanı geldi. Hani demiştim ya “ortalama 60 yıl olan insan ömründe her insandan sadece bir tane değerli cümle beklemek çok büyük bir beklenti midir?” diye. Yazıya başladığımda gerçekten bu düşüncedeydim. Ama yazımı sonlandırmak üzere olduğum şu satırlarda fikrim değişti.

Gelecek kuşaklara rehberlik edecek, onlara geçmişte yaşanılanlardan ders almak konusunda yardımcı olacak, akılda kalıcı bir söz söylemek sanırım her baba yiğidin harcı değil.

Özgür Barış Aldemir

SOSYAL PATLAMA

SOSYAL PATLAMA

“Turizm Patlaması” dediğimizde aklımıza çok turistin geldiği bir dönem gelir. Ya “Sosyal Patlama” denince?

Haberleri seyrediyorum. Spiker diyor ki; “Krize dayanamayan işadamı intihar etti.” Kumandamın son günlerde eskiye oranla çok daha fazla kullandığım kanal değiştirme düğmesine basıyorum. Kurtuluş yok. Haber saati. Bütün kanallarda haber. Başka bir spiker konuşuyor; “Borç batağından kurtulamayan tecrübeli ve hayırsever öğretmen okulunda intihar etti.” Kumandanın düğmesinde bir arıza yok. Gerçekten başka bir kanaldayım. Ama haber tarzı neredeyse aynı. Büyülü düğmeye bir umutla tekrar dokunuyorum. İçimi karartmayacak bir şeyler bulabilmek için. Görüntüyle şok oluyorum. Kafasına bıçak saplanmış bir kadın. İçimde bir yerlerin sızladığını hissetmemle kanalı değiştirmem bir oluyor.

Yaşadığım ruhsal hasarı tamir edebilmek için derhal bir Kemal Sunal filmine ihtiyaç duymaktayım. Ama haber saati. Bir Belediye Başkanı ile bir millet vekilinin yaptığı, pardon yapamadığı tartışmayı pişirip pişirip yansıtan bir kanalı daha geçiyorum. Bir başkasında DNA testine varana dek kökeni sorgulanan Cumhurbaşkanımıza dair haberle ilgili bir yorumdan son anda kurtuluyorum. Sonra 4-5 Profesöründe dahil olduğu Özür Diliyorum, Özür Dilemiyorum tartışmasını çok şükür teğet geçiyorum.

Kurtuluşu TRT’de bulurum diyorum. “Menemen Olayı” adlı belgesel var TRT’de. Tamda açtığım sırada Derviş Mehmet’in Asteğmen Kubilay’ı öldürdüğü sahne gösteriliyor. Önce bir kurşun, sonra bağ bıçağıyla boğazı kesiliyor Kubilay’ın. Kafası vücudundan ayrılıp bir direğe asılacak. Neyseki TRT duyarlılığı böyle bir sahne sunmuyor bizlere. İlk okuduğumda da üzülmüştüm bu olayı. Üzüntüm ve sinirim biraz daha depreşiyor. Kanalı değiştiriyorum.

Kısa bir reklam arası ile soluklanma fırsatı buluyorum. Reklamlarda yaratılmış renkli dünya o kadar uzaklaştırıyor ki insanları gerçek hayattan. Bir çok anne çocuklarını reklamla doyuruyor ya da uyutuor.

Reklamlar bitiyor. Haberler başlıyor yeniden. Bir kanalda MOBESE kamerasından, kamyonun altında kalan kırmızı ışığı ihlal etmiş bir motorsikletliyi izliyorum. Kanalı değiştiriyorum. Mimar ve Mühendisler odası, İSKİ’yi sayaç ücretlerini abonelere yüksek maliyetle fatura etmekle suçluyor. Umutsuzca basıyorum kumandanın düğmesine. “Putin ucuz doğalaz dönemi bitti dedi” Haber bu. Moskova’da yapılan topantıdan iyi haberler çıkmamış. Gelde kanalı değiştirme.

Adam Sandler’in başrolünde oynadığı Click isimli bir film vardı. Filmde başrol karakteri(bir mimardı) tüm hayatını düzene koyacak bir kumanda istiyor ve hayali gerçek oluyordu. Hayatınızın istemediğiniz bölümlerini ileri sarmanızı, bazı bölümleri atlayabilmenizi sağlayan bir kumanda. Haberler arasında çaresiz dolaşırken bende bunu hayal ediyorum. Rhonda Byrne’ın The Secret adlı kitabında anlattığı gibi bir mucizenin gerçekleşmesini arzuluyorum tüm kalbimle. O kumandayı istiyorum. Olmuyor. The Secret’a ve onu yaratan pazarlama dehalarına bir kere daha içimden küfür ediyorum. Kumandam beni yeni ve yine benzer sosyal patlama ibarelerine yönlendiriyor. Galiba alışmaya başlıyorum.

Sosyal Patlama tanımlamasına geri gelecek olursak; herkesin süper sosyal olduğu bir dönem kastedilmez “Sosyal Patlama” denirken. Cinnetlerin çoğaldığı, cinayetlerin arttığı, intiharların had safhaya ulaştığı, suç oranlarının üst seviyeye çıktığı, dolandırıcılık, sahtekarlık, hırsızlık gibi gayri ahlaki davranışların kurtuluş olarak görüldüğü, tecavüz, taciz gibi iğrenç suçların sıradan sayıldığı bir dönemi tanımlamak için kullanılır “Sosyal Patlama” tamlaması.

Kumandamla ben “Sosyal Patlama” tanımlamasına alışmaya başlıyoruz. Kemal Sunal filmleri daha az yayınlanır oldu. Sanırım 5846 nolu FİKİR VE SANAT ESERLERİ YASASI sebebiyle. Daha önceden telif ödemeden yeterince yayınladıklarını düşünüyor olmalı TV kanalları.

Şimdi televizyonu kapamalıyım. Zira açık kalırsa bir sürü dizi karakteri saldıracak bana ekrandan. Haberler bitti ya. Onların saati başlıyor. “Düşük bütçeli raiting makinaları.”

Özgür Barış Aldemir

KOMPLO TEORİLERİM 7

İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ

Yıllardır Avrupa ülkelerinin, İsrail’in, Amerika’nın hatta Rusya’nın orta doğu üzerindeki emellerinden bahsedilir. Güçlü Yahudi lobisinin bütün dünya ülkelerinde etkisini kullanarak bölgedeki dengeleri, hatta dünya üzerindeki tüm dengeleri kendi lehlerine çevirmek adına yürüttüğü faliyetler kulaktan kulağa dolaşır. Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin; bölgedeki petrolün kontrolünü ellerine geçirmek için hazırladıkları planların 100 yılı aşkın bir geçmişe dayandığından söz edilip durulur. Gerek Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin gerekse diğer Avrupa ülkelerinin bölgede işlerini zorlaştıracak güce ve otoriteye sahip güçlü ülkelerin varlığından oldukça rahatsız olduğu vurgulanır. Bundan bir kaç yıl öncesine kadar bu konular her ortamda seslice dile getirilemezken, şimdi gazete köşelerinde, televizyon programlarında, politik dergilerde, internette herkesin diline dolanmış durumdadır. Konu hakkında kitaplar yazılmakta, paneller düzenlenmekte, bilen bilmeyen herkes depremde olduğu gibi yorumunu esirgememektedir. Gerçektende yazılan kitaplardan bazılarının bölgede olacakları yıllar öncesinden biliyorlarmış gibi hazırlandığını hayretle izlemekteyiz. Belkide bu kitapların yazarlarının bilinmez kaynakları vardır. Yazılanlar bu yüzden tahminden çok gerçektir. Ya da oluşacaklar konusunda bizzat gerçekleştirecek ülke yada guruplar zaten önceden yazdıkları senaryoların yayınlanmasında sakınca görmemektedirler. Bundan bazı kazanımları olduğunu düşünmek bile olasıdır.

Bizler; yani dünyadaki gelişmeleri gazete, televizyon ve internetten takip etmenin ötesine geçemeyenler; olayların sadece bize yansıtıldığı kadarını bilebiliriz. Bu verilerle yorumlar yaparız. Bütün hükmümüzü bu yetersiz, belkide yönlendirilmiş doneler ışığında veririz. Gazeteleri okuruz ve küreselleşmeye, hükümetlere, Amerikaya, Avrupa ülkelerine, ekonomide etkili güçlü guruplara, Avrupa birliğine okkalı küfürlerimizi sallarız. Kahrolsun emperyalizm deriz. Küresel ısınmaya karşı cılız gösteriler yapan çevrecileri içtenlikle ama sadece sözde destekleriz. Seslerini tüm dünyaya duyurdukları masalına kendimizi inandırırız. G8 zirvelerinde liderlerin sözde anlaşmalarıyla umutlanırız. Zirvelerden önce birer birer öncelikli hedeflerinin çevre değil ekonomi olduğunu söyleyen liderlerin söylediklerini balık hafızamız sayesinde unutur gideriz. Bir kaç küreselleşme karşıtı ya da çevreci tüm acı gerçeği yüzümüze tokat gibi vurduğunda onlara hak vermenin ötesinde bir tepki gösteremeyiz. Bir çoğumuz bilmeyiz ki; tanıdığımız uluslararası çevre örgütlerinin ana sponsorları, aslında bizzat karşılarına dikildikleri felaketin davetçisi dev firmalardır. Bu çelişkiyi gözden kaçırmamız özellikle istenmektedir. Çünkü böylelikle liderler ya da lider ülke ya da guruplar; hadiseleri sadece görsel ve yazılı basından takip eden sıradan insanları yani bizleri, ne kadar demokratik, ne kadar çok sesli bir dünyada yaşadığımız masalına inandırmaya devam edeceklerdir. Ancak gerçek bu değildir. Dünya üzerinde yaşanan her şey küçük bir gurup tarafından belirlenmiş ve belirlenmeye devam etmektedir. Ülkeler ne kadar bu planın dışına çıkmayı isterse istesin yapamaz. Yapmaya yaklaştığında birileri düğmeye basar ve herşey planladıkları şekilde olması gerektiği gibi olma yoluna tekrar girer. Bizler küçük dünyalarımızda kendi küçük sorunlarımızla uğraşırken birileri geleceğimize ipotek koyar ve koymaya devam eder.

Zaman zaman sözü geçen ülkeler veya onların politik, askeri, sivil mensupları yaptıkları etkinliklerle bilerek ya da bilmeyerek sanki bu konuşulanları su yüzüne çıkarcakmış gibi olsalar da; hükümetler ustaca manevralarla olayı bertaraf edebilmekteler.

Örneğin; Nato toplantısında Amerikan subaylarının Güneydoğu bölgesini içermeyen Türkiye haritasını kullanmaya çalışmaları gibi. Farkeden Türk Subaylarının toplantıyı terketmeleri ve akabinde tepkilerin büyümesiyle Amerikan Hükümeti olayın Amerikan Subaylarının kişisel hatası olduğu açıklamasını yapmıştır. Ancak yinede özenle haritanın yanlışlığının değil, subayların kişisel fikrinin üzerinde durmuşlardır. Türk subayları bu haritayı farketmeseler resmi bir Nato toplantısının resmi tutanaklarına kaynaklık edecek bu harita, bazı şeyleri kabul etmeye başlamamızın ilk adımı olabilirdi.

4 Temmuz 2003’te yani Amerika’nın bağımsızlık yıldönümünde kuzey Irak’ta Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin kafasına çuval geçirilmesi hadiseside tepkilerin büyümesine izin verilmeden bir şekilde tatlıya bağlandı. Kafalarına çuval geçirilmiş 11-13 Türk askeri turuncu tulumlar giydirilerek Ebu Garib’e götürülmüştü. Her ne kadar bir çok kişi bu konuda yapılması gereken çok şey olduğunu düşünsede yeni bir girişimin olacağını sanmıyorum. Ortalığın sakinleşmesi için en iyi ilaç kullanıldı zaten. Zaman. Her konuda olduğu gibi bu konuda da unutkanlığımız devreye girdi. Hakkında filmler yapılıp, kitaplar yazılsa da, hadise tarihin tozlu raflarına kaldırıldı bile.

İncirlik hava üssünde görevli Türk Binbaşıya kelepçe takan Amerikan çavuş derhal Amerika’ya gönderildi. Amerika’lılar olayın bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı açıklamasından başka bir şey yapmadılar. Hadise yine zaman ilacıyla sarıldı. Ancak Türk subay kendi topraklarında Amerika’lı bir çavuştan kelepçe yemeyi bir Türk subayına yakıştıramadığından olsa gerek istifa etti. Zavallı basın bunun üzerinde fazla durmadı. Ancak olayın genelinde dikkate alınması gereken en önemli nokta burasıydı belkide.

Bunun gibi başka toplantılarda, başka platformlarda Türk yetkililerin bilerek ya da bilmeyerek gerekli tepkileri verememiş olduğu başka tavizlerimiz olmasından endişe duymaktayım.

Bir radyo programında dinledim. Bir konuk “İsrail ne zaman bir yerlere saldıracak olsa İsrailli yetkililer uluslararası bir kaç ziyeret yaparak saldırıyla doğacak tepkileri daha doğmadan absorbe etmeye çalışırlar” dedi. Gazze’de bir çok insanın ölümüne neden olan saldırılardan kısa süre önce İsrail Başbakanı Türkiye’deydi. Acaba o görüşmelerde neler konuşuldu?

Özgür Barış ALDEMİR

NOSTRADAMUS BİLE ONLARDAN

OLABİLİR Mİ?

Dünyanın geleceğini değiştirmeyi istesek neye ihtiyaç duyarız?
Tarihi tamamıyla kontrol etmek mümkün olmasada yüksek oranda bunu yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Aslında bunu sadece ben düşünmüyorum. Bir yerlerde bu düşünceyi harekete geçiren bazı toplumsal organizmaların varlığına dair güçlü şüphelerim var.

‘Tarihi değiştirmek için neye ihtiyaç duyardım’ diye düşündüğümde aklıma gelenleri toparladım. Sonunda dört ana maddede özetlemeyi başardım. Ateş, su, toprak ve tahta demiyeceğim. Merak etmeyin. Sadakat, Zaman, Para, Akıl. Evet tarihin akışına müdehale edebilmek için bu dördüne sahip olmak gerekiyor. Bir çoğunuzun saçmalık dediğini duyabiliyorum. Ama söylediklerim tamamıyla gerçek. Şimdi sıraladığım maddelerin tarihin akışına şu ana kadar nasıl etki yapabileceğine değinmeye çalışacağım.

Sadakat.
Belirlenen hedefe ulaşmak için ömürlerini, hatta kendi ömürlerinin dışında torunlarının ve belkide onlarca soylarının ömürlerini vermeye hazır sadık isanların bir araya gelmesi gerekmektedir. Elbetteki burada hedef tarihi değiştirmek ve şekillendirmekse bu amaca hiç bir zaman tam anlamıyla ulaşılamayacağından, sonsuz bir sadakat aranmaktadır. ‘Sonsuz sadakat’. Büyük tanımlara gerek bırakmayacak kadar ifade edici bir tamlama. Nasıl sağlanır sonsuz sadakat?

Zaman.
Değiştirilmek ve şekillendirilmek için çabalanan tarih olunca; 60-70 yıllık ömürlere sığmayacak işler ve hareketler söz konusu olmaktadır. Bir ülkenin yıkılması, kurulması, bölünmesi, devrimler, savaşlar çoğu zaman kısa sürede gerçekleşmiş gibi görünse de; altyapının hazırlanması kimi zaman yüzyıllar alabilir. Böyle olunca en önemli argüman zamandır. Kişilerin bireysel olarak hakim olamayacağı kadar uzun zaman. Bunu sağlamak için kişilerden çok ömrü yüzyıllar sürecek, kemikleşmiş yapısı olan toplumsal organizmalar devreye girmelidir. Ancak böylelikle tarih şekillendirilebilir. Bahsettiğim organizmalar ülkeler değildir. Bu kemikleşmiş organizmalar öylesine güçlüdürler ki; gerektiğinde yıkılmaz denilen ülkeleri de yıkabilecek meziyettedirler.

Para.
Böylesi köklü değişikler yapıp insanlığın gidişinde etkili olabilmek için, bazen çok büyük maddi güce ihtiyaç duyulabilmektedir. İşini şansa bırakmak istemeyen tarih yapıcılar böylesi bir gücü es geçmemelidir. Bahsettiğim miktar ülkelerin bile sahip olamayacağı kadar çok olmak zorundadır.

Akıl.
Bütün bunları yapabilmek için müthiş bir organizasyon gerekmektedir. Her şey düşünülmeli, yüzyıllar sonrası planlanmalıdır. Stratejiler belirlenmeli, belirlenen plan ve stratejiler tümüyle ve aksatmaksızın uygulanabilmelidir.

Bu dört değere sahip bir gurup bütün insanlık tarihini yönlendirmeyi başarabilir mi? Tarihin akışını etkileyen tüm argümanlar kontrol edilebilir mi? Herhangi birinin gerçekleştirilmek istenen tarihi akışı bozacak davranışı tolere edilebilir mi? Bütün bu soruların cevabı evet olmayabilir. Ama hayır da değildir. Böylesi gözü kara bir organizasyon dünya tarihini tamamen olmasa bile kısmen değiştirebilir. Elbetteki böyle bir gurup var mıdır yok mudur tartışılır. Ancak bu yazımda biraz beyin fırtınası yaparak hayal gücümüzü zorlamaya çalışacağım.

Hikaye 1:

Yüzyıllardır yaptıkları çalışmalarla tarihe şekil vermiş ve vermeye devam edecekleriden de en ufak şüpheleri olmayan toplumsal organizmamızın yapacaklarının yazıldığı bir akıl defterleri olsun. Bahsettiğim dört faktörden Akıl kaynakları; planlarını uygularken yardımcı olması açısından bir strateji geliştirerek gelecekte yapacakları bazı olayları bilen bir kahin olmasının planlarına yardımcı olacağını düşünmüş olsunlar. Akıl defterlerinde yer alan ve aslında çokta stratejik olmayan bir kaç bilgiyi, halkı üstün yeteneklerle donatılmış olduğuna inandırdıkları içlerinden birine vererek kehanetlerde bulunmasını sağlamış olsunlar. Ne kadar eğlenceli değil mi. Öldürmeyi planladıkları bir yöneticinin nasıl öleceğini bildirmek ne kadar zor olabilir ki? Ya da çıkaracakları bir yangını bildirmek. Elbetteki tüm planlarını aktarmamışlardır. Ama bu kehanetlerin yarattığı psikolojiden yararlandıkları durumlar da oluşabilmiştir. Bu kahin; kehanetlerini bahsettiğim sadakat ilkesinin izin verdiği ölçüde yapabilmiştir. Bu sebepledir ki kahinin bilebilecekleri sınırlandırılmıştır. Şekillendirmeye çalıştıkları tarih içerisinde bir kaç yıl sapmayla bilinecek bir kaç olay hepsi bu. Uzun insanlık tarihi içinde bir kaç yılın ne önemi olabilir ki?

Yıl 1503. Fransa’da bir çocuk doğmuştur. Zekası ve yetenekleriyle küçük yaşta çevresindekileri etkilemiştir. Aldığı eğitimler neticesinde tıp doktoru olmasına rağmen astroloji ve simya konusunda yaptığı çalışmalar dikkat çekicidir. Astroloji ile ilgili yazdığı kitaplar hala belli çevreler tarafından kabul görmektedir. Döneminde; falcı ve kahinlerin engizisyon tarafından idam edilmesi sebebiyle kehanetlerini şifreli yazdığı söylenmektedir. Böyle oluncada kehanet ettiği olaylar gerçekleşmeden tam olarak anlaşılamamıştır. Gerçekleştiği düşünülen kehanetlerine; gerçekleştikten sonra tekrar yorumlanan dörtlüklerinde rastlanmaktadır. Bahsettiğim kişi Michael Nostradamus’tan başkası değildir.

Dönemin sıradan insanları ve kahinin dörtlüklerini günümüzde yorumlayanlar, bütün meziyetinin Astroloji bilgisiyle harmanladığı özel yeteneklerinden kaynaklandığını düşünmektedirler. Sizce bahsettiğim nitelikte organize toplumsal bir organizma bunları yapamaz mı?

Nostradamus ölmeden önce yardımcısına o gece öleceğini söylemiştir. Tarihi değiştirmek için organize olmuş ve Sadakat ilkesini özümsemiş toplumsal organizma üyesi o gece öleceğim derse ölür. (İntahar eder)

Nostradamus kehanetlerinde mezarının açmaya kalkanların başlarına çok kötü şeyle geleceğini söylemiştir. 1791’de yani Fransız devriminin hemen sonrasındaki karışıklık ortamında mezarını açan askerler Nostradamus’un kucağında 1791 yazılı bir metal plaka bulmuşlar ve şok olmuşlardır. Askerlerden iyice sarhoş olan biri Nostradamus’un kafa tasına doldurduğu içkiyi içmek isterken kafasından vurularak ölmüştür. Askerlerin hepsi sarhoştur ve sarhoş olmaları sebebiyle mezarı açmışlardır. Toplumsal organizmamız Nostradamus öldükten 225 yıl sonra 1791 yılında üç askeri sarhoş edip mezarı açtırmakta çok zorlanmamıştır kanaatimce.

İnsanlar işkenceye uğrayacaklar. Demir kafesler içinde hapsolacaklar. Çok kötü günler yaşayacaklar.
Nostradamus bu kehanetinde elbetteki Hitlerin yaptığı soykırımı kastetmektedir. Demir kafesler, işkence kamplarına insan taşıyan trenlerdir. Toplumsal organizmamız bütün bu soykırımı organize etmiş olabilir mi? Çok daha fazlasını da yapmış olabilir. Mesela Saykırım masalıyla Avrupa'da yaşayan Yahudilerin İsrail'e göç etmesini sağlamış olabilir.

Yarı insan, yarı kanat maddeler havada savaşacak. Nostradamus uçakları kastetmektedir. Toplumsal organimamız yüzyıllar öncesinden bunu bilmiş olabilir mi? Nostradamus 1566’da öldü. Wright kardeşler uçaklarını 330 yıldan fazla bir zaman sonra uçurabildi. Bu bilinebilir miydi? Bence bu mümkün. Böyle bir öngörüye sahip olmak için tarih yapıcı olmaya bile gerek yok.

Günümüzde gerçekleşen bir çok olayın ardından Nostradamus’un Genius (Yüzyıllar) adlı kitabından bazı dörtlüklerin bunu bildirdiği söylenmektedir. Nostradamus’un ataları Yahudidir ve ailesi Hristiyanlığı seçmiştir.

Hikaye 2:

"Ve Kızıl Deniz'den Filistinlilerin denizine kadar ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım, çünkü memleketin ahalisini elinize vereceğim."
(Tevrat-Çıkış Bölümü, 23/31)

"O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve siz büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnan'dan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."
(Tevrat-Tesniye Bölümü, 12/25)

"Ve o kralların günlerinde göklerin Allah (Yehova) ebediyen harap olmayacak bir krallık kurmak ve onun hakimiyeti başka bir kavme bırakılmayacak ancak bu krallıkların hepsini o parçalayacak ve bitirecek." (Tevrat-Daniel Bölümü, 2/44)

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi’ye; Kanuni ile ilişkilerinin iyi olması sayesinde şimdiki İsrail’in olduğu bölgede bazı araziler bağışlandı.İsrail’in temelleri bu bağışlarla atılmaya başlandı.

Yahudiler (Theodor Herzl) İkinci Abdülhamid Han ile görüşerek, ondan Filistin'de bir Aristokratik Cumhuriyet kurmak için izin istediler. Tekliflerinde kısaca para, silah, politik destek ve kuracakları üniversitede Türk öğrencilere bedava okuma hakkı önerdiler. İkinci Abdülhamid; ekonomik olarak kötü duruma rağmen bu teklifleri kabul etmedi ve şu tarihi sözü etti. “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir.”

Ancak tarih yazmak için söz söylemekten çok daha fazlasını yapmak gerekiyordu.Abdülhamid’in müthiş cevabı İsrail devletini kurmayı yüzyıllar öncesinden kafasına koymuş Yahudileri durdurabilir miydi? Elbetteki hayır. Tarih yapıcıların dört maddesinden bahsetmiştim. Bunlardan biride Para idi. Yahudiler borç içerisinde olmasına rağmen gururlu bir yanıt veren Abdülhamid’e 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin'e karşılık tasfiye etme ve ödeme önerisinde bulunacaklardı. Abdülhamid aynı katilikle öneriyi reddetti.

Abdülhamid Filistin'den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. 5 Mart 1883'de çıkarılan kanun yabancıların taşınmaz mal satın almalarını yasaklamasına rağmen, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak yoktu. Bu nedenle de Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler, bölgede önemli bir toprak parçasını satın alarak amaçları konusunda sağlam adımlar atıyorlardı. Yahudiler bununla da yetinmeyerek başka yöntemleride ardı ardına harekete geçirdiler.

1908 Meşrutiyetinden sonra İttihat ve Terakki Partisine Yahudiler geniş bir şekilde girdiler. 1909'da bu parti tarafından kurulan hükumette üç Yahudi bakan vardı. 1914'te çıkarılan bir yasa yabancılara toprak satın alma yolu iyice açılmış oldu. Yahudiler Filistin'de toprak edinmeye başlamışlardı bile. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yüksek oranda önceden hazırlanılmış bir çok siyasi girişim sayesinde İngiltere’ninde desteğiyle İsrail devleti kuruldu. Tarih yapıcılar, yapacaklarını yüzyıllar öncesinden söyledikleri, kitaplarındaki bir maddeyi daha gerçekleştirmişlerdi.

Yabancıların mülk edinmesine olanak tanıyan tarihi anlaşmalar; 1838 Paris Ticaret Antlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı’dır. Islahat Fermanı’nda ‘...ecnebiyyeye dahi tasarruf-ı emlak müsaadesinin itâ olunması...’ kelimeleri kullanılmıştır. 1924 yılında ise yeni Cumhuriyetin kurulması ile Atatürk tarafından kaldırılmıştır.

Günümüzde yabancılara mülk edinme konusunda büyük olanaklar tanıyan yeni bir kanun 7 Ocak 2006’da tekrar yürürlülüktedir.

Hikaye 3:

Tevrat'ta ‘‘Vaadedilmiş Topraklar’’ tanımlanırken Nil'le Fırat arasındaki bölgede katılmıştır tanıma. İşaret edilen bölgenin bu gün ki idarecileri kürt lider Mesut Barzani bir Yahudidir. Barzani ailesi 16. ve 17. yüzyılda bölgede yahudi eğitim kurumlarını işletiyordu. Haham Nathanel Barzani çok zengin ve genelde el yazması eserlerle dolu bir kütüphaneyide içeren bu kurumların başındaydı. Daha sonra görevi oğlu Samuel Barzani üstlendi. Yahudierin kabul etmekte zorlandıkları bir olay yine Barzani ailesi etrafında cereyan etti. Samuel Barzani’nin kızı Asenath Barzani ilk kadın hahamdı.

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yabancıların mülk edinmesine ilişkin tartışmalar devam etmektedir. Tartışmaların temelinde mülk edinme amacının gelecekte başka siyasi beklentileri doğuracak nitelikte olduğuna yönelik iddialardır. Rakamlar incelendiğinde endişelerin haklı olabileceği sonucu çıkarılabilir.

12 Şubat 1856 Times gazetesi; ‘Yabancılara toprak satılmasında her türlü engelin ortadan kaldırılması, sağlıklı bir mali sistemin kurulması yol veya köprülere yatırılan sermayenin güvence altına alınabilmesi için verilen teminatlar, ardından başka büyük sonuçlar getirecek olan diplomatik başarılardır. Batı sanayisi bu toprağa nüfus etmelidir, ona sahip olmalıdır.’ Tahmin edildiği üzere bahsedilen topraklar bu günkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarıdır.

Yabancıların mülk ve toprak edinmelerinin getirdiği sonuçlara iyi bir örnek olarak ABD’li misyoner H.O. Dwight’ın 1895 teki bir açıklamasını gösterebiliriz. Daha o zamanlarda gelinen boyutu düşünürsek günümüzde neler olabileceğini veya olduğunu daha iyi tezahur edebiliriz. H.O. Dwight 435 okulda 19795 öğrencilerinin olduğunu söylemektedir. Bu öğrenciler burslarla yüksek okullara yollanır. Böylelikle Ermeni ve Rum girişimcilerin ve lobilerinin kadroları yetiştirilmiş olur. Bu çalışmalar 1914’de toplam gelirin sadece %15’inin Türklere ait olduğu bir tabloyu doğurur. %50’si Rumlara, %20’si Ermenilere, %5’i Yahudilere, %10’uda diğer yabancılara aittir.

FP’li eski Şanlıurfa Belediye Başkanı Şanlıurfa’da İsrail vatandaşlarının çeşitli şekillerde satın alma, kiralama, başkasının üzerine alma yöntemiyle toprak edindiklerini tespit ettiğini söylemiştir. Edindikleri topraklar İsraillilerin ‘Vaad edilmiş topraklar’ dedikleri bölgededir


Özgür Barış Aldemir

KOMPLO TEORİLERİM 5

BİR MÜSİBET BİN NASİHATTEN İYİDİR

2008 yılında Tv’de bir programa takılmıştım. Rastgele kanalları dolasırken rastladığım bir kanalda süslü püslü projelerini görkemli reklam kampanyalarıyla pazarlayan müteahhit bir firmanın sahibi sorulan soruları cevaplıyordu. Sunucu aynı zamanda programınında ana sponsoru olan müteaahite başarısının sırrını soruyor, müteahhitte gerçekleşen albenili projelerini ballandıra ballandıra anlatıyordu.
Konuya hassasiyetim belki biraz mesleki olabilir. Bu konuda objektif olabileceğimi iddia etmiyorum. Ama sorulan bir soruya takılmadan edememiştim. “Türkiye’de konut stoğu nedir? Ne kadar daha konuta ihtiyaç vardır?” Program sunucusunun sorusuna müteahhitin verdiği cevap çarpıcıydı. Aynı zamanda üzülerek söylemeliyim ki doğruydu. “Türkiye’de mevcut konutların %70’i deprem risklerini karşılayabilecek nitelikte değildir. Buradan hareketle Türkiye’nin sağlıksız konutlarının tamamının yenilenmesi gerekmektedir.”
Müteahhitin vurucu cevabı ilk bakışta piyasayı hareketlendirmeye çalışan spekülatif bir söylemmiş gibi algılanabilir. Ancak ne yazık ki tespit doğrudur.
1998’de gerçekleşen Marmara depreminden sonra çıkarılan yen yasal düzenlemelerle yeni yapılacak binalar eskilerine oranla görece daha kaliteli yapılmaya başladılar. Deprem öncesinde yapılmış, neredeyse tamamı sağlıksız yapım koşulları, yanlış, eksik malzeme kullanımı sebebiyle her hangi bir sarsıntıda yıkılma riski taşımaktadırlar. Bizim bunu öğrenmemiz için 1998 depreminin olması ve resmi rakamlara göre 35000 kişinin hayatını kaybetmesi gerekmiştir. Bir müsibet aklımızı başımıza getirmiştir. Ancak yine tecrübeyle sabitttir ki Türkler unutkandır. Marmara depremi yasadığımız ilk deprem değildir. Daha önceleride defalarca evlerimiz başımıza yıkılmıştır. Canımız yanmıştır ve biz yine unutmuşuzdur.


Çok yakında yeni bir depremle İstanbul başımıza yıkılacaktır. Yüzbinlerce ölüden bahsediyorum. Yani başımıza büyük bir müsibet daha gelecektir. Bu nasihatım işe yaramayacaktır biliyorum. Ama o müsibet bin nasihat edecektir.

Özgür Barış Aldemir

KOMPLO TEORİLERİM 4

AUSCHWITZ

Bilenler bilir. Auschwitz yahudilerin naziler tarafından katledildikleri Polonya”daki kampın adıdır. Polonya günümüzde Auschwitz’i müze olarak düzenlemiştir. Girişinde “Arbeit Macht Frei” yazar. Yani “Çalışmak özgür yapar”. Görünüşte güzel olan söz 1.5 milyon insanın (bazı kaynaklara göre 2 milyon) öldürüldüğü, özelliklede öncelikle çalışmayan yada çalışamayanların öldürüldüğü bir kampın kapısında yazınca insan bir tuhaf oluyor.
Almanlar Hitler’in yaptığı soykırım için her fırsatta özür diliyorlar. Elbetteki ölen 1.5 milyon insanın yakınlarının bu özürlerle acıları hafiflemiyor. Ancak bu özürler ve ardından gelen gelişmeler Alman Hükümetine çok pahalıya mal olmuş durumda.
Yahudi toplumu öldürülen her bir yahudiyle ilgili yıllardır tazminat davaları açıyor. Açılan davalar sonucunda genellikle Alman Hükümeti tazminata mahkum oluyor. Konuyla ilgili Yenişafak gazetesinde (http://yenisafak.com.tr/Dunya/?t=23.11.2007&i=83543) “İsrail Yahudi Soykırımı Kurbanları Çatı Örgütü Genel Sekreteri Noach Flug, Almanya'nın bu zamana kadar ödediği tazminat miktarının yeterli olmadığını, Almanya'nın Lüksemburg Telafi Anlaşması'ndan bu yana ödediği 60 milyar Euro'nun soykırım suçunun yanında çok hafif kaldığını söylemişti.” deniyor.
Konu halen güncelliğini koruyor. İsrail Hükümeti tazminatların bir bedeli olarak son dönemdeki borçlarının silinmesini istiyor.
Bütün bunları şunun için anlatıyorum. Alman Hükümetinin inkar edilemeyecek delillerle sabit yahudi soykırımını kabul etmekten başka şansı yoktu. Auschwitz’te hala dehşet verici çığlıklarını içinizde hissedebileceğiniz bu soykırımın bedeli ödemekle bitmez. Lüksemburg Telafi Anlaşması sonucu milyarlarca euro ödensede Yahudi toplumu bu tazminatın peşini bırakmayacaktır. Günümüz İsrail devletinin Yahudilerin satın aldığı topraklarla kurulduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Tamamen olmasada tazminat bedellerinin İsrail Devletinin finansında kullanıldığı fikrimi muhafaza ediyorum.
Soykırımla ilgili olmasa bile başka bir örnek daha vermek istiyorum. Kıbrıs harekatı sonrası Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar evlerini ve diğer mülklerini terketmişlerdi. Bu mülklerle ilgili Rumların açtığı davalar Rumlar lehine sonuçlanınca emsal teşkil etmiş ve yeni davaların önü açılmıştı. Harekatı yapan Türkiye Cumhuriyeti yüklü miktarlarda tazminat ödemeye mahkum olmuştu. Olmayada devam edecektir.
Gelelim sözde Ermeni soykırımına. Bilim adamları ve tarihçiler soykırımın kabulü halinde bile bu tip tazminatların söz konusu olamayacağını söylemektedirler. Ama ben iddia ediyorum. “Özür diliyorum” kampanyası gibi çeşitli girişimlerin sonucunda hazırlanmaya çalışılan ortam budur. Ermeni Diasporasının hedeflerinden biri de tazminat anlamında toprak hibesidir. Sözde soykırımın gerçekleştiği iddia edilen dönemde Ermeni vatandaşlarımızın yoğunlukla yaşadığı bölgelerden Ermenistan’a sınırı olan bazı yerlerin Ermenistan’a devri isteği yüksek sesle dile getirilecektir.
Uluslararası ilişkilerde herşey ak veya kara değildir. Ara renkler çok fazladır. Gazetelerde bir haber dikkatimi çekti. “Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan 20 yıl önce Ermenistan’da gerçekleşmiş depremde Türkiye’nin yardımlarından dolayı teşekkür etti.” Haberde Sarkisyan’ın ağzından mesaj şöyle aktarıldı. “İnsani davranışların her zaman hatırlanacağından, nezaketi artıracağından ve dünyayı aydınlatacağından eminiz. En derin saygılarımla.” Meşhur “Özür dileme” tartışmalarının hemen akabinde gelen bu açıklama çok manidardır. Üzerinde düşünmek gerekir.
Tüm bunları varolan bir tartışmanın ve yaşanan sorunların varlığı nedeniyle yazıyorum. Aslında böyle tartışmaların olmadığı bir dünyayı hayal ediyorum. Böylesi tartışmaları açanların itibar görmediğini düşlüyorum. Türkiye’nin; Cumhurbaşkanına dahi DNA testi yapılarak kafatası avcılığı yapılmaya çalışıldığı bir ülkede olmasını istemiyorum.


Yavuz Donat’ın Sabah Gazetesinde 24 Aralık 2008 tarihinde yayınlanan bir yazısından bir alıntıyla yazımı tamamlamak istiyorum.
http://arsiv.sabah.com.tr/2008/12/24/haber,A7C40C6D1CA041C0BF6745DB39BA3C74.html

Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş:
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.

İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.

İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.

Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.

İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.


Özgür Barış ALDEMİR

20 Mart 2010 Cumartesi

KOMPLO TEORİLERİM 3

İSRAİL UÇAKLARI

"Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Macaristan’da bir Suriyeli iş adamına yönelik operasyona katıldıkları iddia edilen 2 İsrail uçağına ilişkin bir açıklama yaparak, "Genelkurmay Başkanlığı’nın müsaadesi ile söz konusu uçaklara Türkiye Havacılık Bilgi Yayını (AİP)’nda belirtilen kurallara uyması, Türk hava sahasında hava yollarını kullanması, havada yakıt ikmali yapmaması, foto/keşif ve istihbarata yönelik elektronik teçhizat bulundurmaması koşulları ile uçuş izni verilmiştir" dedi.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı Genel Sekreterliği’nden konuya ilişkin yapılan yazılı açıklama şöyle: "Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın 04 Mart 2010 tarihli, DHGY/422688 sayılı yazısı ile İsrail’in iki adet Gulfstream tipi askeri uçağına, Nevatim/İsrail - Budapeşte/Macaristan - Varna/Bulgaristan - Nevatim güzergahında 17 Mart 2010 tarihinde Türk hava sahasından üst uçuş izni verilmesi talebi alınmıştır.

Genelkurmay Başkanlığı’nın müsaadesi ile söz konusu uçaklara Türkiye Havacılık Bilgi Yayını (AİP)’nda belirtilen kurallara uyması, Türk hava sahasında hava yollarını kullanması, havada yakıt ikmali yapmaması, foto/keşif ve istihbarata yönelik elektronik teçhizat bulundurmaması koşulları ile uçuş izni verilmiştir.

Bu kapsamda; İsrail’e ait iki adet Gulfstream tipi askeri uçak, 17 Mart 2010 Çarşamba günü Türk hava sahasına Güneybatı kısmında bulunan "TOMBİ" noktasından saat 09.35’te giriş yapmış ve kuzeybatı kısmında bulunan "MAKOL" noktasından saat 10.30’da terk etmiştir. Aynı uçaklar dönüş rotasında Türk hava sahasına "RİXEN" noktasından saat 13.30’da giriş yapmış ve "TOMBİ" noktasından saat 14.20’de terk etmiştir. "

İnternethaber'den alıntıdır.

http://www.internethaber.com/hava-kuvvetlerinden-israil-aciklamasi-238518h.htm



55 dakaka ve 50 dakika hava sahamızda kalan iki İsrail uçağı. Deniyorki "elektronik teçhizat bulundurmaması koşulları ile uçuş izni verilmiştir" Adamlar girmiş ve çıkmış. Bir yere inmemişler. Bu teçhizatların olmadığını kim denetlemiş? Kimse. Cami minaresine çıkarken bile güvenlik sebebiyle fotoraf makinasının yanımıza alınmasının yasak olduğu bir ülkede nasıl bir güvenlik açığıdır bu?

Özgür Barış Aldemir




KOMPLO TEORİLERİM 2

AYTAÇ DURAK

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak daha önce ANAP ve AKP için çalışmıştı. Aytaç Durak son seçimlerde MHP'ye transfer oldu. Son günlerde hakkındaki iddialarla gündemde.

Aslında hakkında iddia edilebilecekler belliyken bugüne kadar bilerek beklenildi. Her ne kadar MHP çok net şekilde Aytaç Durak'ı silmişsede iş işten geçti. MHP çok büyük yara aldı. Bütün bunlar baştan planlıydı. Aytaç Durak'ın bazı gizemli halleri ileride geçeceği yeni bir partide gün yüzüne vurulmak üzere bekletildi.

Kurban MHP oldu.

Aytaç Durak'ın AK'den istifasını tetiklenmek içinde AKP Adana İl Başkanı Belediye Başkan adayı olarak gösterildi. Kaybedeceği biliniyordu. Ama önemi yoktu. Hedef gerçekleşmiş Aytaç Durak ve MHP yemi yutmuştu.

Özgür Barış Aldemir

KOMPLO TEORİLERİM 1

TEHCİR VE MORGENTHAU

1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian'nın etkisiyle ABD Dış İşleri Bakanlığına sözde Ermeni soykırımını daha olmadan bildirmiştir.

Amerikan Temsilciler Meclisinden bu günlerde geçen tasarının 10 maddesinde bu bildirim sonucu alınan cevap vurgulanmıştır. İlginç olan ABD dışişlerinden bu cevap geldiğinde daha tehcir hadisenin büyük bölümünün gerçekleşmemiş olmasıdır.

Özgür Barış Aldemir