21 Mart 2010 Pazar

KOMPLO TEORİLERİM 7

İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ

Yıllardır Avrupa ülkelerinin, İsrail’in, Amerika’nın hatta Rusya’nın orta doğu üzerindeki emellerinden bahsedilir. Güçlü Yahudi lobisinin bütün dünya ülkelerinde etkisini kullanarak bölgedeki dengeleri, hatta dünya üzerindeki tüm dengeleri kendi lehlerine çevirmek adına yürüttüğü faliyetler kulaktan kulağa dolaşır. Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin; bölgedeki petrolün kontrolünü ellerine geçirmek için hazırladıkları planların 100 yılı aşkın bir geçmişe dayandığından söz edilip durulur. Gerek Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin gerekse diğer Avrupa ülkelerinin bölgede işlerini zorlaştıracak güce ve otoriteye sahip güçlü ülkelerin varlığından oldukça rahatsız olduğu vurgulanır. Bundan bir kaç yıl öncesine kadar bu konular her ortamda seslice dile getirilemezken, şimdi gazete köşelerinde, televizyon programlarında, politik dergilerde, internette herkesin diline dolanmış durumdadır. Konu hakkında kitaplar yazılmakta, paneller düzenlenmekte, bilen bilmeyen herkes depremde olduğu gibi yorumunu esirgememektedir. Gerçektende yazılan kitaplardan bazılarının bölgede olacakları yıllar öncesinden biliyorlarmış gibi hazırlandığını hayretle izlemekteyiz. Belkide bu kitapların yazarlarının bilinmez kaynakları vardır. Yazılanlar bu yüzden tahminden çok gerçektir. Ya da oluşacaklar konusunda bizzat gerçekleştirecek ülke yada guruplar zaten önceden yazdıkları senaryoların yayınlanmasında sakınca görmemektedirler. Bundan bazı kazanımları olduğunu düşünmek bile olasıdır.

Bizler; yani dünyadaki gelişmeleri gazete, televizyon ve internetten takip etmenin ötesine geçemeyenler; olayların sadece bize yansıtıldığı kadarını bilebiliriz. Bu verilerle yorumlar yaparız. Bütün hükmümüzü bu yetersiz, belkide yönlendirilmiş doneler ışığında veririz. Gazeteleri okuruz ve küreselleşmeye, hükümetlere, Amerikaya, Avrupa ülkelerine, ekonomide etkili güçlü guruplara, Avrupa birliğine okkalı küfürlerimizi sallarız. Kahrolsun emperyalizm deriz. Küresel ısınmaya karşı cılız gösteriler yapan çevrecileri içtenlikle ama sadece sözde destekleriz. Seslerini tüm dünyaya duyurdukları masalına kendimizi inandırırız. G8 zirvelerinde liderlerin sözde anlaşmalarıyla umutlanırız. Zirvelerden önce birer birer öncelikli hedeflerinin çevre değil ekonomi olduğunu söyleyen liderlerin söylediklerini balık hafızamız sayesinde unutur gideriz. Bir kaç küreselleşme karşıtı ya da çevreci tüm acı gerçeği yüzümüze tokat gibi vurduğunda onlara hak vermenin ötesinde bir tepki gösteremeyiz. Bir çoğumuz bilmeyiz ki; tanıdığımız uluslararası çevre örgütlerinin ana sponsorları, aslında bizzat karşılarına dikildikleri felaketin davetçisi dev firmalardır. Bu çelişkiyi gözden kaçırmamız özellikle istenmektedir. Çünkü böylelikle liderler ya da lider ülke ya da guruplar; hadiseleri sadece görsel ve yazılı basından takip eden sıradan insanları yani bizleri, ne kadar demokratik, ne kadar çok sesli bir dünyada yaşadığımız masalına inandırmaya devam edeceklerdir. Ancak gerçek bu değildir. Dünya üzerinde yaşanan her şey küçük bir gurup tarafından belirlenmiş ve belirlenmeye devam etmektedir. Ülkeler ne kadar bu planın dışına çıkmayı isterse istesin yapamaz. Yapmaya yaklaştığında birileri düğmeye basar ve herşey planladıkları şekilde olması gerektiği gibi olma yoluna tekrar girer. Bizler küçük dünyalarımızda kendi küçük sorunlarımızla uğraşırken birileri geleceğimize ipotek koyar ve koymaya devam eder.

Zaman zaman sözü geçen ülkeler veya onların politik, askeri, sivil mensupları yaptıkları etkinliklerle bilerek ya da bilmeyerek sanki bu konuşulanları su yüzüne çıkarcakmış gibi olsalar da; hükümetler ustaca manevralarla olayı bertaraf edebilmekteler.

Örneğin; Nato toplantısında Amerikan subaylarının Güneydoğu bölgesini içermeyen Türkiye haritasını kullanmaya çalışmaları gibi. Farkeden Türk Subaylarının toplantıyı terketmeleri ve akabinde tepkilerin büyümesiyle Amerikan Hükümeti olayın Amerikan Subaylarının kişisel hatası olduğu açıklamasını yapmıştır. Ancak yinede özenle haritanın yanlışlığının değil, subayların kişisel fikrinin üzerinde durmuşlardır. Türk subayları bu haritayı farketmeseler resmi bir Nato toplantısının resmi tutanaklarına kaynaklık edecek bu harita, bazı şeyleri kabul etmeye başlamamızın ilk adımı olabilirdi.

4 Temmuz 2003’te yani Amerika’nın bağımsızlık yıldönümünde kuzey Irak’ta Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin kafasına çuval geçirilmesi hadiseside tepkilerin büyümesine izin verilmeden bir şekilde tatlıya bağlandı. Kafalarına çuval geçirilmiş 11-13 Türk askeri turuncu tulumlar giydirilerek Ebu Garib’e götürülmüştü. Her ne kadar bir çok kişi bu konuda yapılması gereken çok şey olduğunu düşünsede yeni bir girişimin olacağını sanmıyorum. Ortalığın sakinleşmesi için en iyi ilaç kullanıldı zaten. Zaman. Her konuda olduğu gibi bu konuda da unutkanlığımız devreye girdi. Hakkında filmler yapılıp, kitaplar yazılsa da, hadise tarihin tozlu raflarına kaldırıldı bile.

İncirlik hava üssünde görevli Türk Binbaşıya kelepçe takan Amerikan çavuş derhal Amerika’ya gönderildi. Amerika’lılar olayın bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı açıklamasından başka bir şey yapmadılar. Hadise yine zaman ilacıyla sarıldı. Ancak Türk subay kendi topraklarında Amerika’lı bir çavuştan kelepçe yemeyi bir Türk subayına yakıştıramadığından olsa gerek istifa etti. Zavallı basın bunun üzerinde fazla durmadı. Ancak olayın genelinde dikkate alınması gereken en önemli nokta burasıydı belkide.

Bunun gibi başka toplantılarda, başka platformlarda Türk yetkililerin bilerek ya da bilmeyerek gerekli tepkileri verememiş olduğu başka tavizlerimiz olmasından endişe duymaktayım.

Bir radyo programında dinledim. Bir konuk “İsrail ne zaman bir yerlere saldıracak olsa İsrailli yetkililer uluslararası bir kaç ziyeret yaparak saldırıyla doğacak tepkileri daha doğmadan absorbe etmeye çalışırlar” dedi. Gazze’de bir çok insanın ölümüne neden olan saldırılardan kısa süre önce İsrail Başbakanı Türkiye’deydi. Acaba o görüşmelerde neler konuşuldu?

Özgür Barış ALDEMİR

Hiç yorum yok: